İNSAN VE ŞEYTAN’IN MÜCADELESİ
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de
onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından
olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 6)
İÇİNDEKİLER
1-İNSANIN
EN BÜYÜK DÜŞMANI
2-ŞEYTAN'IN
ÖZELLİKLERİ
3-ŞEYTAN'IN
TAKTİKLERİ
4-ŞEYTANIN
ETKİSİNİN FARKINA VARMAYAN TOPLULUK: CAHİLİYE TOPLUMU
5-ŞEYTAN'IN
FIRKASI: MÜNAFIKLAR
6-ŞEYTAN'IN
GÜCÜ ZAYIFTIR
1-İnsanın
En Büyük Düşmanı
Her
kim olursanız olun sizin sonsuz bir azap çekmenizi isteyen, bütün varlığını
buna adamış son derece tehlikeli bir düşmanınız var. İsmi, Şeytan. Bir başka
deyişle, Allah tarafından lanetlenmiş ve O'nun huzurundan kovulmuş olan İblis
ve onun takipçileri.
O en büyük düşmanınız.
Bir efsane ya da bir masal değil, gerçeğin ta kendisi. İnsanlık tarihinin her
aşamasında var oldu. Yaşamış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve
halen çekiyor. Hiçbir zaman ayırım yapmaz. Genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet
başkanı veya dilenci farketmez. Her insan bu düşmanın
hedefidir.
Bu yazıyı okurken de
sizi gözlüyor ve planlar yapıyor. Tek arzusu var; kendisiyle beraber olabildiği
kadar çok insanı —siz de dahil— cehenneme sürüklemek.
Zafer kazanması için
insanların kendisine tapınması veya çok uç sapkınlıklar yapmaları gerekmiyor.
İnsanlardan mutlaka Allah'ı inkar etmelerini de istemiyor. Zaten Allah'ı
kendisi inkar etmiyor ki, insanlardan özellikle bunu istesin. Onun tek isteği
düşmanlarını Allah'ın dininden ve Kuran'dan uzak tutmak, halis olarak Allah'a
ibadet etmelerini engellemek, bunun sonucunda sonsuz azap çekmelerini sağlamak.
Hatta kimi zaman dindarlık maskesi altında, Allah'ın adını kullanarak insanları
gerçek dinden uzaklaştırıp, saptırıyor. Bu da insanları kendisiyle beraber
cehennem çukurunun içine çekmek için yeterli. Hangi vesileyle olursa olsun, onu
takip edenlerin sonu hiç değişmiyor:
Ona yazılmıştır:
"Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu
çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4)
İblis'in
Allah'a isyanı
Kuran'a göre şeytan,
ilk insan olan Hz. Adem'den bu yana insan neslini Allah yolundan saptırmak için
çaba harcayan ve kıyamete kadar da harcayacak olan varlıkların genel adıdır.
Tüm şeytanların atası ve en büyüğü ise, Hz. Adem'in yaratılmasıyla birlikte
Allah'a isyan eden İblis'tir.
Kuran'dan
öğrendiğimize göre Allah Hz. Adem'i yaratmış ve meleklerden ona secde
etmelerini istemişti. Melekler Allah'ın emrini yerine getirirken, cinlerden
olan İblis Hz. Adem'e secde etmedi. Kendisinin insandan daha üstün bir yaratık
olduğunu öne sürdü. Bu itaatsizliği ve küstahlığı yüzünden Allah'ın huzurundan
kovuldu.*
Allah'ın huzurundan
ayrılmadan önce, bu duruma düşmesine neden olan insanları kendisi gibi
saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah da ona kıyamet gününe kadar süre
tanıdı. Böylece İblis'in insana karşı verdiği mücadele başladı. Allah İblis'i
ve ona uyanları cehenneme dolduracağına hükmetti. Allah, Kuran'da bu olayı
şöyle haber vermiştir:
Andolsun, biz sizi
yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e
secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde
edenlerden olmadı.
(Allah) Dedi:
"Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi
ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın."
(Allah:)
"Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık.
Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."
O da:
"(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip
ertele.)" dedi.
(Allah:) "Sen
gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi.
Dedi ki: "Madem
öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin
dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."
"Sonra muhakkak
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların
çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi:
"Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim
seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." (Araf Suresi, 11-18)
İblis böylece
Allah'ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar sürecek olan mücadelesine
başladı. İnsanları aldatarak saptırmak için onlara sokuldu. İlk büyük tuzağı,
cennette yaşamakta olan Hz. Adem'i ve eşini kandırarak onları Allah'ın emrine
isyana sürüklemesiydi. İnsanlık tarihinin başlangıcındaki bu olay Kuran'da
şöyle anlatılır:
Ve ey Adem, sen ve
eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın.
Yoksa zalimlerden olursunuz.
Şeytan,
kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için
onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması,
yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız
içindir."
Ve: "Gerçekten
ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.
Böylece onları
aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine
beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman)
Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve
şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş
miydim?"
Dediler ki:
"Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve
esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."
(Allah) Dedi ki:
"Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar
sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır."
Dedi ki: "Orda
yaşayacak, orda ölecek ve ordan
çıkarılacaksınız." (Araf Suresi, 19-25)
İşte insanlığın
dünyadaki yaşamının başlangıcı, Hz. Adem'in üstteki ayetlerde anlatılan
hatasıydı. Ancak Hz. Adem Allah'a tevbe etti ve Allah onu bağışladı. Ancak
İblis'in insanların aleyhine yürüttüğü mücadelesi son bulmadı. Kuran'ın Maide
Suresi'nde bildirildiği gibi, Hz. Adem'in iki oğlundan birini ayarttı ve onu
kardeşini öldürmeye sürükledi. (Maide Suresi, 27)
O tarihten sonra da
İblis insan neslinden pek çok kişiyi kandırdı ve kendi safına çekti. Öte yandan
diğer cinlerden de pek çok yandaşı oldu. İblis'in yolunu izleyen bu cinler,
aynı onun gibi insanları saptırmak için onlara sokulmaya, onların
"kalplerine gizlice vesvese vermeye" (Nas
Suresi, 4) başladılar. İblis'in yandaşı olan bu cinler ve insanlar da onun
sahip olduğu "şeytan" sıfatını kazandılar. (Şeytan, "uzak
olmak" kökünden gelen bir kelimedir ve Allah'ın rahmetinden kovulup
uzaklaştırılmış her azgın ve isyankar kulun sıfatıdır.)
Dolayısıyla
insanoğlunun karşı karşıya olduğu en büyük tehlike olan şeytan, liderliğini
İblis'in yaptığı bir grup cin ve insandır. Bu cin ve insanlar, İblis'in yolunu
izlerler, kendileri saptıkları gibi diğer insanları da saptırmaya çalışırlar.
"Cinni" (cinlerden olan) şeytanlar,
insanlar tarafından görülmedikleri için onlara fark edilmeden yanaşır,
zihinlerine saptırıcı düşünceler sokarlar. "İnsi" (insanlardan olan)
şeytanlar ise diğer insanlara açıkça sokulur, onları Allah'ın yolundan
alıkoymak için telkinde bulunurlar. Bu, insanın yakın dostu gibi görünen bir
insan olabileceği gibi, bir zorba ya da bir "fikir adamı" da
olabilir. Kuran'da, bu tehlikeye karşı müminlere şu dua öğretilmektedir:
De ki: İnsanların
Rabbine sığınırım.
İnsanların malikine,
İnsanların (gerçek)
ilahına;
"Sinsice,
kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran" vesvesecinin şerrinden.
Ki o, insanların
göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar);
Gerek cinlerden, gerekse
insanlardan. (Nas Suresi, 1-6)
Şeytan insana bu
denli sinsice yaklaşabilen bir düşman olduğuna göre, ondan sakınmak için azami
dikkat göstermek gerekir. Bunun en başta gelen şartı, şeytanı tanımaktır.
Şeytanı tanımak için ona baktığımızda ise, oldukça garip, oldukça esrarengiz
bir mantığa sahip olduğunu görürüz. Önce İblis tarafından kullanılan ve sonra
da onun tüm takipçileri tarafından devralınan bu mantığın temelinde, kibir ve
büyüklenme yatmaktadır.
Şeytan'ın
Esrarengiz Mantığı
Kuran'daki şeytan
kıssasında, İblis'in Allah'a isyanının sebebi şöyle bildirilir:
(Allah) Dedi:
"Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi
ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (Araf Suresi, 12)
İblis kendisinin
daha üstün bir varlık olduğunu öne sürerek, insana secde etmeyi reddeder. Ancak
isyanını dayandırdığı temel oldukça zahiri ve çürüktür. Kendisinin ateşten,
insanın çamurdan yaratıldığını belirtir ve ateşin çamura göre daha üstün bir
madde olduğunu öne sürer. Yani kibirlenmesinin bütün nedeni, iki madde
arasındaki fiziksel yapı farkıdır. Ancak yapıları ister çamur ister ateş olsun,
İblis de insan da Allah tarafından yaratılmış varlıklardır. Yaratılmış bir
varlığın, kendisini yaratanın emrine, yaratıldığı maddeyi öne sürerek isyan
etmesi, hem büyük bir akılsızlık, hem de büyük bir nankörlüktür. Ancak İblis'in
insana karşı duyduğu kıskançlık ve içindeki büyüklük hissi bunu kavramasını
engeller, fiziksel bir farklılığa takılır ve kendisini yaratanın emrine isyan
eder. İblis'in şuurunun, kendisini üstün ve farklı gördüğü için kapandığı diğer
ifadelerinden de anlaşılır:
Dedi ki: "Ben,
kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için
var değilim." (Hicr Suresi, 33)
İblis kendisinin
Allah tarafından yaratıldığını inkar etmez. İsyanının nedeni bu değildir.
Aksine kendisini yaratanın Allah olduğunu bizzat söyler. Ancak "ben ondan
daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın"
diyerek, küstahlık eder. Bu akılalmaz isyanın hiçbir
mantığı yoktur.
İblis'in mantık
bozukluğunu gösteren bir diğer ifadesi ise şöyledir:
Hani, meleklere:
"Adem'e secde edin" demiştik. İblis'in dışında (hepsi) secde
etmişlerdi. Demişti ki: "Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde
eder miyim?" (İsra Suresi, 61)
Buradaki son ifade,
İblis'in ne kadar büyük bir gaflet ve yanılgı içinde olduğunu çok açık
gösterir. Başka bir kimsenin yüceltilmesi, kendisinin ise geri planda kalması, hatta
o kimseye secde etmesinin istenmesi onu korkunç bir kıskançlığa sürekler. Bu
ruh hali içinde, Allah'a karşı saygısız ve küstah bir tavır takınır:
(Allah) Dedi ki:
"Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?
Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
Dedi ki: "Ben
ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (Sad Suresi, 75-76)
İblis'in Hz. Adem'e
secde etmeyi reddetmesindeki şeytani zihniyet, Allah'ın elçisini kabul etmeyen,
ona itaat etmeyi reddeden kişilerde —bir başka deyişle insi şeytanlarda da—
görülür. Bu kişiler görünüşte kendileri gibi olan bir insanı, Allah'ın elçisi
olarak kabul etmeyi reddederler. Allah'ın elçisi olarak kabul edecekleri
kimsede çok büyük bir üstünlük görmek istediklerini söylerler. Ancak bu
üstünlük siyasi veya maddi bir güce dayanmalıdır. Hz. Muhammed dönemindeki
inkarcıların ifadeleri buna bir örnektir:
Ve dediler ki:
"Bu Kuran, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil
miydi?" (Zuhruf Suresi, 31)
Ya da inkarcılar
elçiye iman etmek için, doğa üstü bir güç veya başka boyuttan bir delil görmek
isterler. Kuran'ın birçok ayetinde bu kişilerin isteklerine örnekler
verilmiştir:
Dediler ki: "Bize
yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait
hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze
parça parça düşürmeli ya da Allah'ı ve melekleri
karşımıza (şahit olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya
gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye
kadar senin yükselişine de inanmayız."
De ki: "Rabbimi
yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?" (İsra Suresi, 90-93)
Elçilere muhalefet
eden, onlara karşı savaşan insanların kabullenemedikleri noktalardan biri işte
budur. İnkarcılar kendileri gibi normal bir insana elçilik verilmesini ve bu
insana itaat etmeyi gururlarına yediremezler. Bu haset ve kibir dolu isyan,
İblis'in Hz. Adem'e secde etmeyi reddetmesiyle aynı temel üzerine kurulmuştur.
Ayetin devamında insanların çoğunun sırf bu yüzden hidayete eremediklerinden
bahsedilir:
Kendilerine hidayet
geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: "Allah, elçi
olarak bir beşeri mi gönderdi?" demelerinden başkası değildir. (İsra Suresi, 94)
İblis'in isyanına
bir esrarengizlik hakimdir. İblis ilim sahibi bir varlıktır, Allah'ın varlığına
bizzat şahittir. Hatta Allah ile konuşur. Etrafında melekler vardır, insanın
yaratılışından haberdardır. Allah'ın izzetini, gücünü ve sonsuz cehennem
azabını da bilmektedir.
İşte İblis'in ve onu
izleyen tüm şeytanların esrarengiz mantığı burada gizlidir: Allah'ın varlığını
ve birliğini bildiği halde onun hükmüne karşı gelebilmek ve kafirlerden
olmak... Bu son derece mucizevi bir olaydır. Çünkü bu bilgilere ve ilme sahip
olan İblis'in, çok üstün bir imana sahip olması gerekir. Şuur seviyesi de aynı
oranda yüksek olmalı, Allah'a son derece itaatli ve saygılı olmalıdır. Oysa
İblis en şuursuz kişinin bile cesaret edemeyeceği bir işe kalkışmıştır.
İblis'in yapısındaki
esrarengizlik bununla da kalmaz. İnsanlara inkarı telkin etmek gibi korkunç bir
günah işlediği halde aslında Allah'tan korktuğunu söyler. Bu da oldukça
hastalıklı bir mantığa işarettir:
Şeytanın durumu
gibi; çünkü insana "inkar et" dedi, inkar edince de: "Gerçek şu
ki ben senden uzağım, doğrusu ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım"
dedi. (Haşr Suresi, 16)
Bir başka ayette
şeytanın kafirleri müminler aleyhine kışkırttıktan sonra, onları yüzüstü
bıraktığı ve Allah'tan korktuğunu itiraf ettiği bildirilir:
O zaman şeytan
onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan
bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne
zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde
geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi
görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile)
sonuçlandırması pek şiddetli olandır. (Enfal Suresi, 48)
İblis'in bir
yandan Allah'ın varlığını, O'nun sonsuz
gücünü ve ilmini kabul edip, bir yandan da O'na bile bile
isyan etmesi son derece çelişkili bir durumdur.
Aynı şekilde,
Allah'ın Kuran'da bildirdiği emirleri
yargılamaya, reddetmeye, Allah'ın hüküm verdiği bir konu hakkında kendi
kafasına göre muhakemeler yapıp, ilahi hükmü geçersiz göstermeye çalışan
herkesin durumu, İblisin hali gibidir. Bu kimseler de Allah'ın varlığını tıpkı
İblis gibi bilirler, ancak kendilerini bilmez tavırlarıyla onun konumuna
düşerler.
İblis itaatsizliği
yüzünden küçük düşürülür, aşağılanır ve Allah katındaki konumundan horlanarak
kovulur. Gururu ve kibiri yüzünden isyan eden İblis,
bu karakterine en ağır gelecek muameleyle, aşağılanmayla kovulur. Allah'ın
huzurundan ayrılmadan önce Allah'tan süre ve izin ister. Ancak bu süreyi
Allah'tan bağışlanma dilemek, O'na tekrar yönelmek ve pişmanlığını dile
getirmek için istemez. Amacı insanı da aynı aşağılık konuma düşürebilmektir.
İşte şeytanın insana
karşı düşmanlığı ve mücadelesi böyle başlamıştır. Ancak şeytanın da bütün
özellikleriyle Allah tarafından yaratılmış ve tamamen O'nun kontrolünde bir güç
olduğu unutulmamalıdır. Yani şeytanın Allah'a karşı hiçbir müstakil gücü
yoktur. Ancak cahiliye toplumunda yaygın olan sapkın
inanca göre, şeytanla Allah arasında bir mücadele mevcuttur. Yine bu insanlara
göre şeytan, insanları saptırmayı başardığı zaman Allah'a karşı zafer kazanmaktadır. (Allah'ı tenzih ederiz)
Oysa şeytan bütün
faaliyetlerini Allah'ın izni ve dilemesiyle gerçekleştirebilmektedir. Ancak bu
sayede insanların büyük bir kısmı üzerinde etkili olabilir. Allah'ın izni
dışında birşey yapamaz. Kuran'da şeytanın istediği
süre ve Allah'ın verdiği izin şöyle bildirilmiştir.
(Şeytan) Dedi ki:
"Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı."
(Allah) Dedi ki:
"Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın." (Hicr Suresi,
36-37)
Bir başka ayette
şeytanın aldığı izin şöyle belirtilmiştir:
(Şeytan) Demişti ki:
"Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe
kadar süre tanırsan, onun soyunu —pek az dışında— kuşkusuz kendime bağlı
kılacağım.
(Allah) Demişti ki:
"Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz
bir ceza." (İsra Suresi, 62-63)
Ayetlerden de
anlaşıldığı gibi şeytan Allah'ın irade ve takdiri içinde faaliyet gösterir.
Faaliyetleri insana zarar vermek içindir. Zaten şeytan Allah'ın alemlerin Rabbi
olduğunun bilincindedir. Hatta İblis, insanları azdıracağını belirtirken,
Allah'ın büyüklüğü adına yemin eder:
Dedi ki: "Senin
izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka
azdırıp-kışkırtacağım." (Sad Suresi, 82)
Şeytanın insanları saptırmak
için kullanacağı taktikler bile yine Allah tarafından belirlenmiştir. Allah
şeytanı huzurundan kovmadan önce bunları ona bildirir:
Onlardan güç
yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların
üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara
çeşitli vaadlerde bulun. Şeytan, onlara aldatmadan
başka bir şey vaadetmez. (İsra
Suresi, 64)
Şeytanın, Allah'ın
izni dahilinde kullandığı taktikleri önümüzdeki sayfalarda ayrıntılarıyla
inceleyeceğiz.
Ancak unutulmamalıdır
ki, şeytanın Allah'ın kendisine tanıdığı imkan dışında bir gücü yoktur.
Şeytanın saptıracağı insanlar da zaten Allah tarafından daha önceden
belirlenmiştir. Şeytanın görevi, cehennem için yaratılmış insanların, ait
oldukları yere gitmelerine vesile olmaktır. Şeytana uyanlar, Allah'ın cennetine
layık olmayan, ahlak olarak hayvandan daha aşağılık olan varlıklardır. Allah
bunu ayetlerinde şöyle açıklar:
Andolsun, cehennem
için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri
vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları
vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.
İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Bunun yanı sıra
şeytanın Allah'ın muhlis kulları üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Allah izin
vermediği için, şeytan, müminleri saptırmaya güç yetiremez. Allah, kendisini
Allah'a adayan ve O'na ortak koşmayan ihlaslı kullarını şeytanın saptırıcı
etkisinden korumuştur.
Gerçek şu ki, iman
edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir
zorlayıcı-gücü yoktur. (Nahl Suresi, 99)
Sonuç olarak şeytan
tüm diğer varlıklar gibi, Allah tarafından görevlendirilmiş bir varlıktır.
Görevi, Allah'ın cennet için yarattığı müminler ile cehennem için yarattığı
diğer insanların birbirlerinden ayrılmalarına vesile olmaktır. Bu bir nevi
temizlik anlamına gelir. Kalbinde hastalık ve pislik bulunanlar, şeytan
sayesinde müminlerden uzaklaşır, ayrılırlar. Ayette şeytanın etkisinin yalnızca
bu kimseler üzerinde olacağı bildirilmiştir:
Şeytanın (bu tür)
katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü)
duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir.
Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler. (Hac
Suresi, 53)
Dahası şeytanın
müminlere vermeye çalıştığı sıkıntılar, müminlerin dünyada Allah'a
yakınlaşmalarına, Allah'a daha sıkı sarılmalarına ve hidayetlerinin artmasına
vesile olur:
(Bir de) Kendilerine
ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek
olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin
bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.
(Hac Suresi, 54)
2-Şeytan'ın Özellikleri
Şeytan her insanın
hayatı boyunca binlerce defa karşılaşacağı en büyük düşmanıdır. Düşmandır
çünkü, insan yüzünden Allah katındaki makamını kaybetmiştir. Yeryüzünde
bulunmasının tek nedeni de insanları saptırmak için Allah'tan aldığı izindir.
Kıyamete kadar, bu izin doğrultusunda olabildiği kadar çok insanı cehennem
ateşine sürükleyecek, bunu başarmak için her türlü yolu deneyecektir. Bu amaçla
şeytan, insanları her an gözler (Araf Suresi, 27), insana zarar verecek planlar
ve oyunlar hazırlar.
Çoğu insan şeytanın
ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında bile değildir. Şeytan bu
insanların mantığına göre, uzak, hatta hayali bir varlıktır. Onlara göre
yalnızca çok büyük kötülükleri yapan, vahşi, cani kimseler şeytana uyarlar.
Kendilerini ve kendileri gibi normal insanları zaten temiz kalpli görürler.
Ancak arada yapılan ufak tefek hatalar için "şeytana uydum" denir.
Oysa bu gaflet,
insanın hayatı boyunca yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Çünkü şeytan
—iman eden küçük bir grup dışında— insanların tamamına yakınını kendi kontrolü
altına almıştır. Bu insanlar farkında olmadan en büyük düşmanları olan şeytanın
istediği hayatı yaşar ve onun peşinden cehenneme giderler. Oysa insanların
yapması gereken, şeytanı çok iyi tanımak ve onu düşman edinmektir. Allah bunu
insanlara Fatır Suresi'nde emretmiştir:
Gerçek şu ki, şeytan
sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin... (Fatır
Suresi, 6)
Şeytanın farkına
varmak, onu bir düşman olarak kavramak insanı kurtuluşa götüren adımlardan
biridir. Bunun için öncelikle şeytanın özelliklerini, daha sonra da kullandığı
taktikleri bilmek gerekir. Birçok Kuran ayetinde ayrıntılı olarak tarif edilen
bu özellikler aşağıda ana başlıklar altında sıralanmıştır.
Sinsi
ve Yalancıdır
Şeytan, insanları
doğru yoldan alıkoyabilmek için öncelikle gerçekleri örter. Bunun en geçerli
yolu ise sinsice yalan söyleyerek insanları kandırmaktır. Yalan yoluyla, sahte
ve boş vaadler vererek insanları kendi tarafına
çekmeye çalışır. Daha iyi bir sosyal statü, daha çok para, daha çok cinsellik,
daha rahat bir hayat, hatta ahirette daha üstün bir konum bile vaad eder. Ancak yalan söylediğini ve boş vaadlerde bulunduğunu ahirette kendisi itiraf edecektir:
İş hükme
bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaadetti, ben de size vaadde
bulundum, fakat size yalan söyledim…(İbrahim Suresi, 22)
Fakat bu itiraf
ancak dünya hayatı sona erdikten sonra, şeytan ve dostları kıyamet günü haşredildikleri zaman gerçekleşir. Elbette bu gerçeği
öğrenmek şeytanın dostlarına hiçbir fayda sağlamaz. Hepsi tarih boyu şeytana
tabi olan diğer insanlarla beraber cehenneme girerler.
İtaatten
Çıkmış, Saygısız ve Nankördür
Şeytan kendisini
yoktan var eden ve sahip olduğu bütün özellikleri veren Allah'a karşı büyük bir
nankörlük içindedir. (İsra Suresi, 27) Bu nankörlük
ve kendini bilmezlik içinde kendi yaratıcısına başkaldırmış ve itaatten
çıkmıştır.
Azgın
ve Kaypaktır
Şeytanın dikkat
çekilen bir başka özelliği de hem azgın, hem de kaypak (Hac Suresi, 3)
oluşudur.
Düzeni
İnananlar İçin Çok zayıftır
Şeytanın iman
edenlere karşı kurduğu tuzaklar ve hileli düzenler dıştan bakıldığında güçlü
gibi gözükse de bu aslında bir aldanıştır. Çünkü gerçekte şeytanın hileli
düzeni zayıftır ve yıkılmaya mahkumdur:
İman edenler Allah
yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda
savaşırlar, öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın
hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)
Gücü
Yalnızca Çağırmaya Yeter
Şeytanın insan
üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. O yalnızca insanları davet eder. Bu davete
uyan insanın kendisidir. Yani insan bir vicdansızlık yaptığında, bunun
sorumluluğunu şeytana yükleyip bırakamaz. Asıl kınaması gereken şeytana uyan
nefsidir. Şeytan bu gerçeği ahirette kendisini suçlayan inkarcılara karşı şöyle
bildirecektir:
...Benim
size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana
icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. (İbrahim Suresi,
22)
İnsanların
Düşmanıdır
Şeytan'ın insanın başdüşmanı olduğu birçok ayette belirtilmiştir. (En'am
Suresi 142, Kehf Suresi 50, Yasin Suresi 60) Çünkü şeytanın insana vermek
istediği zarar, yeryüzünde hiç kimsenin veremeyeceği kadar büyüktür. Şeytan
insanın cehennemde sonsuza kadar yanmasını ister. Bu sebeple de insanın en
büyük düşmanıdır. Bu gerçek ayetlerde bildirilmektedir:
Ey insanlar,
yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)
Çünkü şeytan, insan
için apaçık bir düşmandır. (Yusuf Suresi, 5)
İyilikten
ve Hayırdan Yana Hiçbir Yönü Yoktur
Varlığını insana
zarar ve sıkıntı vermeye adamış olan şeytan, insanlar için hiçbir hayır ve
iyilik sahibi değildir. Şeytanın bu özelliği ayetlerde de "her türlü hayırla
ilişkisi kesilmiş" (Nisa Suresi, 117) olarak bildirilmiştir.
İnsanlar
Üzerinde Bir Pisliktir
Şeytanın insan
üzerindeki etkisi, Kuran'da "pislik" olarak tanımlanır:
...Sizi kendisiyle
tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizin üstünde
(güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz
üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)
Allah
Katından Kovulmuştur
Şeytan itaatsizliği ve
nankörlüğü yüzünden Allah katından aşağılanarak ve horlanarak kovulmuştur.
Zaten "şeytan" kelimesi de bizzat bu kovulmuşluk anlamını
içermektedir. Şeytanın bu özelliği Al-i İmran Suresi 36, Tekvir
Suresi 25 ve Hicr Suresi 17. ayetlerde bildirilmektedir.
3-Şeytan'ın Taktikleri
Kıyamete
kadar sürecek mücadele sonucunda şeytan, milyarlarca insanı kendisiyle birlikte
cehennem ateşinin içine sürükler. Ancak, bir grup vardır ki şeytan onlara karşı
asla zafer kazanamayacaktır; müminler. Çünkü müminler Allah'ın yeryüzündeki
halifeleridir ve O'nun koruması altındadırlar. Şeytanın oyunları onlara karşı
etkisiz kalır. Şeytan tarafından da itiraf edilen bu gerçek Kuran'da şöyle
geçer:
Dedi ki:
"Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde
onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim
ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan
kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)
Ayetten de
anlaşıldığı gibi şeytanın gücü gerçek müminleri saptırmaya yetmez. Ancak hiç
kimse de kendisini kesin olarak "cennetlik" göremez. Mümin bir kimse "şüphesiz
Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic
Suresi, 28) ayeti gereğince imanını korumak için, her zaman "Allah'ın
ipine sımsıkı sarılmak" (Al-i İmran Suresi, 103) zorundadır. Şeytan,
insanların "dosdoğru yollarına oturacağı" (Araf Suresi, 16),
onların "ayaklarını kaydırmak" (Al-i İmran Suresi, 155)
isteyeceği için, mümin onun hile ve oyunlarına karşı uyanık olmalıdır. Aksi
takdirde hiç farkında bile olmadan bu tuzaklara düşer ve hatta bir süre sonra
dinden dahi çıkabilir. Şimdi şeytanın insanları cehenneme sürüklemek için
kullandığı taktikleri ayrı ayrı inceleyelim.
Vesvese
Verir
Müminlerin en büyük
düşmanlarına karşı mücadeleleri ömür boyu sürer. Bu savaş sırasında şeytan çok
kurnaz yöntemler kullanır. İnsana hiçbir zaman gerçek yüzünü göstermez,
karşısına çıkıp "ben şeytanım, ve senin cehennemde yanmanı istiyorum"
demez. Onun yerine, "sinsice göğüslere ve kalplere vesvese
vererek" (Nas Suresi, 4-5) kendi varlığını
ustaca gizler. Şeytanın farkında olmayan bir insan, onun telkinlerini kendi
kafasından geçen düşünceler zanneder. Dahası şeytan bu fikirlerin doğruluğuna
onları inandırır. Bu sayede birçok insanı —kendileri şuurunda değilken— tamamen
kontrolü altına alır.
Ancak müminler,
göğüslere ve kalplere kadar girip fısıldayabilme yeteneğine sahip bu düşmanı,
Kuran sayesinde saf dışı edebilirler. Mümin öncelikle, kalbinden gelen bu
sesin, şeytana mı yoksa kendi vicdanına mı ait olduğunu teşhis edecek bir nur
ve feraset sahibidir. Şeytanın oyununun farkına vardıktan sonra, Kuran'da
emredilen hareketi yapar, Allah'a sığınır. Çünkü Allah'ı anan bir mümin
karşısında şeytanın vesvesesinin hiçbir etkisi kalmaz. Allah bu önemli sırrı
Kuran'da şöyle bildirir:
Eğer sana şeytandan
yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen
Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Allah'tan)
Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar),
sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (A'raf Suresi, 200-201)
Dünya hayatının bir
imtihan yeri olması nedeniyle gün içinde insanın karşısına birçok farklı durum
ve değişik ortam çıkabilir. Şartlar ve ortam ne olursa olsun, şeytan hep pusuda
bekler. Bunlardan herhangi birinde müminin gösterebileceği en küçük zayıflık,
şeytan için büyük bir fırsattır. Ve şeytan bu fırsatların hepsinde şansını
dener. Ancak kendi varlığını hiçbir şekilde farkettirmemeye
çalışır.
Eğer mümin, içinde
bulunduğu ruh halinde veya ortamda bir şeylerin ters gittiğini, sıkıntı
verdiğini veya vicdanını rahatsız ettiğini hissediyorsa —ki bu sıkıntı genelde
vicdan yoluyla yapılan rahmani bir uyarıdır— hemen durup düşünmesi gerekir.
Bunun için en kolay yol, insanın kendisine dışarıdan tarafsız bir yabancı
gözüyle bakmasıdır. Böylece karşısındaki insanı —yani kendisini— şu sorular
yardımıyla inceleyebilir:
O an için kafasından
geçen düşünceler Kuran' uygun mu?
Allah'ı anmada
gevşeklik mi gösteriyor?
Kuran'ın sınırlarını
korumada, hükümlerini gözetmede gevşek mi davranıyor?
Planları Allah'ın
rızası ve ahireti dışında bir amaca mı yönelik?
O an için kendi
çıkarı diğer müminlerden daha mı ön planda?
Kendisine veya bir
başka mümine yönelik kuşkusu, zannı mı var?
Müminler içinde
kendisinin özel bir konumu olduğunu, yerinin doldurulamayacağını mı düşünüyor?
Olaylar karşısında
tevekkülsüz davranıp haksızlığa uğradığını mı düşünüyor?
Yaptığı fedakarlığın
diğer insanlar tarafından bilinmesini, bunun konuşulmasını mı istiyor?
Sevdiği bir maldan
fedakarlık etmesi gerekiyor da, bunu bir bahane bulup yapmamaya mı çalışıyor?
Herhangi bir dünya
malına karşı hırsı mı var?
Gelecek korkusu mu
taşıyor?
Kendisine Kuran
doğrultusunda yapılan bir uyarıya karşı tahammülsüz mü?
Allah'a ve dine
düşman bir kimseye karşı içinde bir sevgi, bağlılık mı oluştu?
Kuran okumayı, dua
etmeyi, veya salih amellerde bulunmayı geçersiz mazeretlerle erteledi mi?
Eğer içindeki
sıkıntı burada sayılanlar veya bunlara benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, bu
insana şeytan o an için musallat olmuş demektir. Kendinizin zannetiğiniz
bu düşüncelerin hepsi de, şeytanın kalbinize fısıldadığı sözleridir.
Şeytan farklı
insanlar için farklı taktikler kullanır. Örneğin dinden uzak, Kuran'dan gafil
yaşayan bir kimseyi, bu hayat tarzına devam ettirecek taktikler izler. Onları
tamamen dünya hayatına yöneltir, dünyanın gelip geçici süsüne iyice daldırır,
böylece ömür boyu hak dinden uzak tutar.
Dine yeni yeni ilgi duymaya başlayan kimseyi, çevresi tarafından dışlanacağı,
dinin hayatını kısıtlayacağı, eğer dini uygulamaya başlarsa bunu devam
ettiremeyeceği gibi boş ve yersiz endişelere düşürerek dinden uzaklaştırmaya
çalışır.
Şeytan müminlere
karşı da faaliyetini sürdürür. Örneğin bir müminin her hangi bir mümine karşı
sinirlenmesi veya Kuran okumayı aklından geçirdiğinde önemsiz bir bahane bulup
bundan vazgeçmesi bu fısıltıların etkisindendir. Ancak şeytan mümine doğrudan
"Kuran okuma", "Allah'ı anma" diye fısıldamaz. Çünkü bunun
etkisiz olacağını bilir. Onun yerine insanın kafasını boş ve uzun emellerle
oyalamaya çalışır. Eğer insan bu fısıltıların etkisinde kalır, ahireti unutup
dünya hayatına dalarsa, bu gafletin etkisiyle doğal olarak Kuran'ın emrettiği
yaşam biçiminden uzaklaşır. Bu tuzağa düşmemenin tek yolu şeytanın
fısıltılarını zamanında teşhis edip Allah'a sığınmaktır.
Sağlıklı bir teşhis
ise şeytanın özellikleri, taktikleri ve insan üzerinde oynadığı oyunlar
bilindiği takdirde yapılabilir. Bunun için de tek yol gösterici Kuran'dır.
İlerleyen sayfalarda Kuran ayetlerine göre şeytanın taktikleri, insanları Allah
yolundan saptırmak için kurduğu tuzaklar ve müminlerin hareketlerine hata
olarak yansıyan hileleri incelenecektir.
Şirk
Şirk, Kuran'da, Allah'a
ortak koşarak O'ndan başkasını ilah edinmek anlamında kullanılan bir kelimedir.
Ancak içinde bulundukları şirk yüzünden cehenneme gidecek milyarlarca insan,
gerçekte şirk kelimesinin anlamını bile bilmezler. "Şirk koşmak, Allah'tan
başkasını ilah edinmek" ifadesiyle, yaratıcı olarak Allah'tan başka bir
yaratıcı kabul etmek, putlara tapmak gibi yüzyıllar öncesinin çok tanrılı
dinlerinin kastedildiğini zannederler. Bu mantıktan yola çıkan cahiliye toplumu fertleri, "ben Allah'a inanıyorum,
kimseye zararım yok, insanlara faydalıyım, cehenneme gideceğimi
zannetmiyorum" gibi tamamen Kuran dışı, sapkın mantıklara sahip olurlar.
Oysa Allah'tan başka
bir varlığı koruyucu güç olarak kabul etmek, Allah'tan başkasından korkmak,
Allah'tan başkasına karşı müstakil bir sevgi duymak, Allah'a eş ve ortak koşmak
anlamına gelir.
Allah'tan başka yol
göstericiler edinmek de en yaygın şirk çeşitlerindendir. Günümüz cahiliye toplumu da, Allah'tan başka yol göstericiler kabul
ederek ve bu yol göstericileri izleyerek, yüzyıllar öncesinin puta tapıcılığını
yaşatırlar. Çok tanrılı dinlerin yerini insanlar tarafından ortaya atılan
din-dışı ideolojiler, önünde bel bükülen putların yerini bu ideolojilerin
kurucuları ya da kurucularının heykelleri almıştır. Ülkeler ve milliyetler ne
olursa olsun, bu yolla milyarlarca insan Allah'ın dinini yaşamaktan
alıkonulmuştur.
Elbette bu
sapkınlığı en çok tahrik eden de şeytandır. Çünkü insanın Allah'tan uzaklaştığı
her nokta şeytanın insana karşı başarı kazandığı bir cephedir. Bu yüzden şeytan,
şirk sayesinde cahiliye insanlarının beyinlerini
uyuşturur. Bütün yaşamlarını çepeçevre saran şirk, bu insanların sağlıklı
düşünmelerini engeller. Yaşamlarını Allah'ın istediği şekilde, Kuran
çerçevesinde değil, şeytanın telkinleri altında geçirirler.
Şirk içinde geçen
bir yaşam, şeytan tarafından hazırlanmış
öyle sinsi bir tuzaktır ki, bu tuzağın içindekiler kendi durumlarının farkına
bile varmazlar. Bu insanların çoğu kendilerini doğru yolda, hatta herkesten
daha çok cennetlik görürler. Şirk koştuklarının bilincinde olmayan ve
kendilerini kandıran bu insanların, ahiret günü aslında birer müşrik
olduklarını öğrendiklerinde uğradıkları yıkım ayette şöyle anlatılmıştır:
Onların tümünü
toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey)
sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan
Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir
fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En'am Suresi, 22-24)
Şirki doğuran
unsurlardan birisi de insana yaratılıştan verilen sevgi duygusunun yanlış
yönlendirilmesidir. İslam'da insanın Allah'a yakınlaşmasına vesile olan bu
duygu, cahiliyede Allah'tan uzaklaştıran şeytani bir
tutku olmuştur. Müminler fıtratlarındaki sevgiyi asıl olarak Allah'a
yöneltirler. Bu sevgi bütün sevgilerin üzerindedir. Diğer insanları ve
varlıkları ise, Allah'a olan sevgilerinin bir tecellisi olarak severler. Bir
insana bağımsız bir sevgi duymaları, örneğin Allah'a isyankar olan bir
inkarcıya sevgi beslemeleri, Kuran'a göre mümkün değildir. Müminler Allah'ın
hoşnutluğu için, Allah'ın sevdiğini sever, sevmediğini sevmezler. Müminlerin
insan sevgisi Allah'a yöneltilen sevginin bir sonucu olduğundan, müşriklerin
insan sevgisinden çok daha köklü ve kalıcıdır.
Müşrikler için
sevgi, sahip oldukları sayısız ilaha karşı beslenir. Bu kimseler Allah'ı da
sevdiklerini iddia ederler. Ancak bu sevgi sözde kalır. Bütün yaşamlarını
gerçek sevgilerini yönelttikleri putları için harcarlar. Örneğin, babalarını,
oğullarını, eşlerini, parayı, makam ve mevkiyi
Allah'tan daha çok severler. İnkar edenlerin bu sevgileri bir ayette şöyle
geçer:
İnsanlar içinde,
Allah'tan başkasını "eş ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları),
Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha
güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
Cahiliyede en yaygın olan şirk
unsurlarından biri kadınlara duyulan tutku dolu sevgidir. Eğer herhangi bir
kadına duyulan sevgi, Allah'a karşı duyulan sevgiden öte bir sevgiyse, söz
konusu durum şirki doğurur. Oysa bir insana yöneltilen sevgi, ancak o kişideki
güzelliklerin sahibinin Allah olduğu kalbe tam olarak yerleştirilmişse bir
anlam kazanır. Allah'a karşı beslenecek sevgide bir sınır olmadığından, Allah
için seven bir insanın karşısındakine yönelttiği sevgi de çok güçlü ve kalıcı
olur.
Allah, kadınlara
duyulan bu tutkunun, şeytanın bir oyunu olduğunu şöyle bildirmiştir:
Onlar, O'nu bırakıp
da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş
şeytandan başkasına tapmazlar. (Nisa Suresi, 117)
Şirk Allah'a karşı
işlenmiş büyük bir günah ve nankörlüktür. Bu yüzden Allah bütün günahları
affedebileceğini, ancak şirki kesinlikle affetmeyeceğini bildirmiştir:
Gerçekten, Allah,
kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini
bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş
olur. (Nisa Suresi, 48)
Şirk o kadar büyük
bir tehlikedir ki, bütün bir ömrünü Allah'a ibadet etmekle geçiren kimseleri
bile tehdit eder. Çünkü yapılan bütün salih ameller, şirk olduğu takdirde boşa
gider. Bu yüzden şeytan, hayatlarını Allah'a adamış müminlere şirk koşturmak
için türlü tuzaklar hazırlar, uygun fırsatlar bekler. Kimi zaman kadınları,
kimi zaman parayı kimi zaman da başka yolları kullanmayı dener. Örneğin
kazanılan bir zaferin ardından yapılan "bunu sen başardın" telkini de
şeytanın bu amaçla hazırladığı bir tuzaktır. Böylece kişiyi, Allah'ın kontrolü
dışında şahsi bir gücü olduğuna inandırmaya çalışır.
Müminler amellerinin
olduğuna göre bu amellerinin boşa gitmesine neden olacak her türlü tehlikeye
karşı son derece dikkatli olmalıdırlar. Bunun için Kuran'da müminlere yapılmış
çok açık bir uyarı vardır:
Andolsun, sana ve
senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk
koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana
uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve
şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)
İnsanların
Şükretmelerini Engeller
Şeytan Allah'ın
huzurundan kovulmadan önce, kendi kendine önemli bir söz vermiştir. Bu söz,
şeytanın insanlara karşı kullanacağı çok önemli taktiklerden birini gösterir:
"Sonra muhakkak
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların
çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 17)
Şeytan insanların
şükretmelerini engellemek ister. Çünkü şükür Allah'ın Kuran'da en çok üzerinde
durduğu konulardan biridir. Yaklaşık 60 ayette şükürden ve şükretmenin
öneminden bahsedilir. Allah'ın bu kadar önemle hatırlattığı bir konuyu
insanlara göz ardı ettirmek, şeytanın elbette başlıca amaçlarından biri
olacaktır.
Şükredebilmek için
öncelikle şükrün önemini kavrayabilecek şuura sahip olmak gerekir. Şükreden bir
insan, sahip olduğu nimetin tek sahibinin ve onu kendisine verenin Allah
olduğunu ve Allah karşısındaki acizliğini bilir. Allah'ın büyüklüğünü,
azametini gözardı eden, bunu kalbine sindiremeyen bir insanın şükrü de aynı
derecede yüzeysel olur.
Şeytan tarafından
yönlendirilen cahiliye toplumu zaten şükürden
uzaktır. Şükretmek gibi temel bir ibadeti ancak başlarına gelen bir bela geçtikten sonra veya istenmeyen bir durum ortadan
kalktığında oldukça kısa bir süre hatırlar, sonra tekrar küfür içindeki
yaşamlarına geri dönerler. Kuran'da bu yapıya örnek olarak felakete uğradığı
zaman dua eden, üzerlerinden sıkıntı kalktığı zaman şirk koşan insanların
durumları verilmiştir:
De ki: "Sizi
karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve)
gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan
kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."
De ki: "Ondan
ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk
koşmaktasınız." (En'am Suresi, 63-64)
Oysa şükretmek
insanın en önemli sorumluluklarından biridir. Çünkü her insanın hayatı
şükredeceği sayısız nimetlerle doludur. Öyle ki bu nimetlerin bir genelleme
yapılarak bile bitirilemeyeceği Nahl Suresi'nin 18. ayetinde belirtilmiştir.
Kuran'da şükür için belirli bir sınır koyulmadığından, insan elindeki bütün
nimetleri bir şükür vesilesi olarak kullanılabilir. Örneğin Hz. İbrahim gibi,
kendisini yediren ve içirenin Allah olduğunun bilincinde olan bir kişi (Şuara Suresi, 79), her yemek yediğinde veya bir şey
içtiğinde, bunları kendisine lütfeden Allah'a şükretmelidir.
Ancak şükretmek
yalnızca yeme içme ile sınırlı kalmamalıdır. İnsanın günboyu
istifade ettiği halde çoğu zaman aklına getirmediği, tefekkür etmediği ancak
kaybettiği zaman değerinin farkına vardığı sayısız nimet vardır. Kuran'da sık sık bahsi geçen ve şükür vesilesi olarak bildirilen
"görme" ve "işitme" nimetleri de bunlara örnektir.
Görme ve işitme
tesadüfen ortaya çıkmış özellikler değildir. Allah'ın insanlara gözler,
kulaklar vermesi, kendisine şükretmeleri, gerektiği gibi kulluk etmeleri
amacıyladır: