İNSAN VE ŞEYTAN’IN MÜCADELESİ
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de
onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından
olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 6)
İÇİNDEKİLER
1-İNSANIN
EN BÜYÜK DÜŞMANI
2-ŞEYTAN'IN
ÖZELLİKLERİ
3-ŞEYTAN'IN
TAKTİKLERİ
4-ŞEYTANIN
ETKİSİNİN FARKINA VARMAYAN TOPLULUK: CAHİLİYE TOPLUMU
5-ŞEYTAN'IN
FIRKASI: MÜNAFIKLAR
6-ŞEYTAN'IN
GÜCÜ ZAYIFTIR
1-İnsanın
En Büyük Düşmanı
Her
kim olursanız olun sizin sonsuz bir azap çekmenizi isteyen, bütün varlığını
buna adamış son derece tehlikeli bir düşmanınız var. İsmi, Şeytan. Bir başka
deyişle, Allah tarafından lanetlenmiş ve O'nun huzurundan kovulmuş olan İblis
ve onun takipçileri.
O en büyük düşmanınız.
Bir efsane ya da bir masal değil, gerçeğin ta kendisi. İnsanlık tarihinin her
aşamasında var oldu. Yaşamış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve
halen çekiyor. Hiçbir zaman ayırım yapmaz. Genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet
başkanı veya dilenci farketmez. Her insan bu düşmanın
hedefidir.
Bu yazıyı okurken de
sizi gözlüyor ve planlar yapıyor. Tek arzusu var; kendisiyle beraber olabildiği
kadar çok insanı —siz de dahil— cehenneme sürüklemek.
Zafer kazanması için
insanların kendisine tapınması veya çok uç sapkınlıklar yapmaları gerekmiyor.
İnsanlardan mutlaka Allah'ı inkar etmelerini de istemiyor. Zaten Allah'ı
kendisi inkar etmiyor ki, insanlardan özellikle bunu istesin. Onun tek isteği
düşmanlarını Allah'ın dininden ve Kuran'dan uzak tutmak, halis olarak Allah'a
ibadet etmelerini engellemek, bunun sonucunda sonsuz azap çekmelerini sağlamak.
Hatta kimi zaman dindarlık maskesi altında, Allah'ın adını kullanarak insanları
gerçek dinden uzaklaştırıp, saptırıyor. Bu da insanları kendisiyle beraber
cehennem çukurunun içine çekmek için yeterli. Hangi vesileyle olursa olsun, onu
takip edenlerin sonu hiç değişmiyor:
Ona yazılmıştır:
"Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu
çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4)
İblis'in
Allah'a isyanı
Kuran'a göre şeytan,
ilk insan olan Hz. Adem'den bu yana insan neslini Allah yolundan saptırmak için
çaba harcayan ve kıyamete kadar da harcayacak olan varlıkların genel adıdır.
Tüm şeytanların atası ve en büyüğü ise, Hz. Adem'in yaratılmasıyla birlikte
Allah'a isyan eden İblis'tir.
Kuran'dan
öğrendiğimize göre Allah Hz. Adem'i yaratmış ve meleklerden ona secde
etmelerini istemişti. Melekler Allah'ın emrini yerine getirirken, cinlerden
olan İblis Hz. Adem'e secde etmedi. Kendisinin insandan daha üstün bir yaratık
olduğunu öne sürdü. Bu itaatsizliği ve küstahlığı yüzünden Allah'ın huzurundan
kovuldu.*
Allah'ın huzurundan
ayrılmadan önce, bu duruma düşmesine neden olan insanları kendisi gibi
saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah da ona kıyamet gününe kadar süre
tanıdı. Böylece İblis'in insana karşı verdiği mücadele başladı. Allah İblis'i
ve ona uyanları cehenneme dolduracağına hükmetti. Allah, Kuran'da bu olayı
şöyle haber vermiştir:
Andolsun, biz sizi
yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e
secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde
edenlerden olmadı.
(Allah) Dedi:
"Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi
ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın."
(Allah:)
"Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık.
Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."
O da:
"(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip
ertele.)" dedi.
(Allah:) "Sen
gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi.
Dedi ki: "Madem
öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin
dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."
"Sonra muhakkak
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların
çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi:
"Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim
seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." (Araf Suresi, 11-18)
İblis böylece
Allah'ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar sürecek olan mücadelesine
başladı. İnsanları aldatarak saptırmak için onlara sokuldu. İlk büyük tuzağı,
cennette yaşamakta olan Hz. Adem'i ve eşini kandırarak onları Allah'ın emrine
isyana sürüklemesiydi. İnsanlık tarihinin başlangıcındaki bu olay Kuran'da
şöyle anlatılır:
Ve ey Adem, sen ve
eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın.
Yoksa zalimlerden olursunuz.
Şeytan,
kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için
onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması,
yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız
içindir."
Ve: "Gerçekten
ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.
Böylece onları
aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine
beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman)
Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve
şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş
miydim?"
Dediler ki:
"Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve
esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."
(Allah) Dedi ki:
"Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar
sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır."
Dedi ki: "Orda
yaşayacak, orda ölecek ve ordan
çıkarılacaksınız." (Araf Suresi, 19-25)
İşte insanlığın
dünyadaki yaşamının başlangıcı, Hz. Adem'in üstteki ayetlerde anlatılan
hatasıydı. Ancak Hz. Adem Allah'a tevbe etti ve Allah onu bağışladı. Ancak
İblis'in insanların aleyhine yürüttüğü mücadelesi son bulmadı. Kuran'ın Maide
Suresi'nde bildirildiği gibi, Hz. Adem'in iki oğlundan birini ayarttı ve onu
kardeşini öldürmeye sürükledi. (Maide Suresi, 27)
O tarihten sonra da
İblis insan neslinden pek çok kişiyi kandırdı ve kendi safına çekti. Öte yandan
diğer cinlerden de pek çok yandaşı oldu. İblis'in yolunu izleyen bu cinler,
aynı onun gibi insanları saptırmak için onlara sokulmaya, onların
"kalplerine gizlice vesvese vermeye" (Nas
Suresi, 4) başladılar. İblis'in yandaşı olan bu cinler ve insanlar da onun
sahip olduğu "şeytan" sıfatını kazandılar. (Şeytan, "uzak
olmak" kökünden gelen bir kelimedir ve Allah'ın rahmetinden kovulup
uzaklaştırılmış her azgın ve isyankar kulun sıfatıdır.)
Dolayısıyla
insanoğlunun karşı karşıya olduğu en büyük tehlike olan şeytan, liderliğini
İblis'in yaptığı bir grup cin ve insandır. Bu cin ve insanlar, İblis'in yolunu
izlerler, kendileri saptıkları gibi diğer insanları da saptırmaya çalışırlar.
"Cinni" (cinlerden olan) şeytanlar,
insanlar tarafından görülmedikleri için onlara fark edilmeden yanaşır,
zihinlerine saptırıcı düşünceler sokarlar. "İnsi" (insanlardan olan)
şeytanlar ise diğer insanlara açıkça sokulur, onları Allah'ın yolundan
alıkoymak için telkinde bulunurlar. Bu, insanın yakın dostu gibi görünen bir
insan olabileceği gibi, bir zorba ya da bir "fikir adamı" da
olabilir. Kuran'da, bu tehlikeye karşı müminlere şu dua öğretilmektedir:
De ki: İnsanların
Rabbine sığınırım.
İnsanların malikine,
İnsanların (gerçek)
ilahına;
"Sinsice,
kalplere vesvese ve şüphe düşürüp duran" vesvesecinin şerrinden.
Ki o, insanların
göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, kuruntu fısıldar);
Gerek cinlerden, gerekse
insanlardan. (Nas Suresi, 1-6)
Şeytan insana bu
denli sinsice yaklaşabilen bir düşman olduğuna göre, ondan sakınmak için azami
dikkat göstermek gerekir. Bunun en başta gelen şartı, şeytanı tanımaktır.
Şeytanı tanımak için ona baktığımızda ise, oldukça garip, oldukça esrarengiz
bir mantığa sahip olduğunu görürüz. Önce İblis tarafından kullanılan ve sonra
da onun tüm takipçileri tarafından devralınan bu mantığın temelinde, kibir ve
büyüklenme yatmaktadır.
Şeytan'ın
Esrarengiz Mantığı
Kuran'daki şeytan
kıssasında, İblis'in Allah'a isyanının sebebi şöyle bildirilir:
(Allah) Dedi:
"Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi
ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (Araf Suresi, 12)
İblis kendisinin
daha üstün bir varlık olduğunu öne sürerek, insana secde etmeyi reddeder. Ancak
isyanını dayandırdığı temel oldukça zahiri ve çürüktür. Kendisinin ateşten,
insanın çamurdan yaratıldığını belirtir ve ateşin çamura göre daha üstün bir
madde olduğunu öne sürer. Yani kibirlenmesinin bütün nedeni, iki madde
arasındaki fiziksel yapı farkıdır. Ancak yapıları ister çamur ister ateş olsun,
İblis de insan da Allah tarafından yaratılmış varlıklardır. Yaratılmış bir
varlığın, kendisini yaratanın emrine, yaratıldığı maddeyi öne sürerek isyan
etmesi, hem büyük bir akılsızlık, hem de büyük bir nankörlüktür. Ancak İblis'in
insana karşı duyduğu kıskançlık ve içindeki büyüklük hissi bunu kavramasını
engeller, fiziksel bir farklılığa takılır ve kendisini yaratanın emrine isyan
eder. İblis'in şuurunun, kendisini üstün ve farklı gördüğü için kapandığı diğer
ifadelerinden de anlaşılır:
Dedi ki: "Ben,
kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için
var değilim." (Hicr Suresi, 33)
İblis kendisinin
Allah tarafından yaratıldığını inkar etmez. İsyanının nedeni bu değildir.
Aksine kendisini yaratanın Allah olduğunu bizzat söyler. Ancak "ben ondan
daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın"
diyerek, küstahlık eder. Bu akılalmaz isyanın hiçbir
mantığı yoktur.
İblis'in mantık
bozukluğunu gösteren bir diğer ifadesi ise şöyledir:
Hani, meleklere:
"Adem'e secde edin" demiştik. İblis'in dışında (hepsi) secde
etmişlerdi. Demişti ki: "Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde
eder miyim?" (İsra Suresi, 61)
Buradaki son ifade,
İblis'in ne kadar büyük bir gaflet ve yanılgı içinde olduğunu çok açık
gösterir. Başka bir kimsenin yüceltilmesi, kendisinin ise geri planda kalması, hatta
o kimseye secde etmesinin istenmesi onu korkunç bir kıskançlığa sürekler. Bu
ruh hali içinde, Allah'a karşı saygısız ve küstah bir tavır takınır:
(Allah) Dedi ki:
"Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?
Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
Dedi ki: "Ben
ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan
yarattın." (Sad Suresi, 75-76)
İblis'in Hz. Adem'e
secde etmeyi reddetmesindeki şeytani zihniyet, Allah'ın elçisini kabul etmeyen,
ona itaat etmeyi reddeden kişilerde —bir başka deyişle insi şeytanlarda da—
görülür. Bu kişiler görünüşte kendileri gibi olan bir insanı, Allah'ın elçisi
olarak kabul etmeyi reddederler. Allah'ın elçisi olarak kabul edecekleri
kimsede çok büyük bir üstünlük görmek istediklerini söylerler. Ancak bu
üstünlük siyasi veya maddi bir güce dayanmalıdır. Hz. Muhammed dönemindeki
inkarcıların ifadeleri buna bir örnektir:
Ve dediler ki:
"Bu Kuran, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil
miydi?" (Zuhruf Suresi, 31)
Ya da inkarcılar
elçiye iman etmek için, doğa üstü bir güç veya başka boyuttan bir delil görmek
isterler. Kuran'ın birçok ayetinde bu kişilerin isteklerine örnekler
verilmiştir:
Dediler ki: "Bize
yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait
hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze
parça parça düşürmeli ya da Allah'ı ve melekleri
karşımıza (şahit olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya
gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye
kadar senin yükselişine de inanmayız."
De ki: "Rabbimi
yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?" (İsra Suresi, 90-93)
Elçilere muhalefet
eden, onlara karşı savaşan insanların kabullenemedikleri noktalardan biri işte
budur. İnkarcılar kendileri gibi normal bir insana elçilik verilmesini ve bu
insana itaat etmeyi gururlarına yediremezler. Bu haset ve kibir dolu isyan,
İblis'in Hz. Adem'e secde etmeyi reddetmesiyle aynı temel üzerine kurulmuştur.
Ayetin devamında insanların çoğunun sırf bu yüzden hidayete eremediklerinden
bahsedilir:
Kendilerine hidayet
geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: "Allah, elçi
olarak bir beşeri mi gönderdi?" demelerinden başkası değildir. (İsra Suresi, 94)
İblis'in isyanına
bir esrarengizlik hakimdir. İblis ilim sahibi bir varlıktır, Allah'ın varlığına
bizzat şahittir. Hatta Allah ile konuşur. Etrafında melekler vardır, insanın
yaratılışından haberdardır. Allah'ın izzetini, gücünü ve sonsuz cehennem
azabını da bilmektedir.
İşte İblis'in ve onu
izleyen tüm şeytanların esrarengiz mantığı burada gizlidir: Allah'ın varlığını
ve birliğini bildiği halde onun hükmüne karşı gelebilmek ve kafirlerden
olmak... Bu son derece mucizevi bir olaydır. Çünkü bu bilgilere ve ilme sahip
olan İblis'in, çok üstün bir imana sahip olması gerekir. Şuur seviyesi de aynı
oranda yüksek olmalı, Allah'a son derece itaatli ve saygılı olmalıdır. Oysa
İblis en şuursuz kişinin bile cesaret edemeyeceği bir işe kalkışmıştır.
İblis'in yapısındaki
esrarengizlik bununla da kalmaz. İnsanlara inkarı telkin etmek gibi korkunç bir
günah işlediği halde aslında Allah'tan korktuğunu söyler. Bu da oldukça
hastalıklı bir mantığa işarettir:
Şeytanın durumu
gibi; çünkü insana "inkar et" dedi, inkar edince de: "Gerçek şu
ki ben senden uzağım, doğrusu ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım"
dedi. (Haşr Suresi, 16)
Bir başka ayette
şeytanın kafirleri müminler aleyhine kışkırttıktan sonra, onları yüzüstü
bıraktığı ve Allah'tan korktuğunu itiraf ettiği bildirilir:
O zaman şeytan
onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan
bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne
zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde
geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi
görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile)
sonuçlandırması pek şiddetli olandır. (Enfal Suresi, 48)
İblis'in bir
yandan Allah'ın varlığını, O'nun sonsuz
gücünü ve ilmini kabul edip, bir yandan da O'na bile bile
isyan etmesi son derece çelişkili bir durumdur.
Aynı şekilde,
Allah'ın Kuran'da bildirdiği emirleri
yargılamaya, reddetmeye, Allah'ın hüküm verdiği bir konu hakkında kendi
kafasına göre muhakemeler yapıp, ilahi hükmü geçersiz göstermeye çalışan
herkesin durumu, İblisin hali gibidir. Bu kimseler de Allah'ın varlığını tıpkı
İblis gibi bilirler, ancak kendilerini bilmez tavırlarıyla onun konumuna
düşerler.
İblis itaatsizliği
yüzünden küçük düşürülür, aşağılanır ve Allah katındaki konumundan horlanarak
kovulur. Gururu ve kibiri yüzünden isyan eden İblis,
bu karakterine en ağır gelecek muameleyle, aşağılanmayla kovulur. Allah'ın
huzurundan ayrılmadan önce Allah'tan süre ve izin ister. Ancak bu süreyi
Allah'tan bağışlanma dilemek, O'na tekrar yönelmek ve pişmanlığını dile
getirmek için istemez. Amacı insanı da aynı aşağılık konuma düşürebilmektir.
İşte şeytanın insana
karşı düşmanlığı ve mücadelesi böyle başlamıştır. Ancak şeytanın da bütün
özellikleriyle Allah tarafından yaratılmış ve tamamen O'nun kontrolünde bir güç
olduğu unutulmamalıdır. Yani şeytanın Allah'a karşı hiçbir müstakil gücü
yoktur. Ancak cahiliye toplumunda yaygın olan sapkın
inanca göre, şeytanla Allah arasında bir mücadele mevcuttur. Yine bu insanlara
göre şeytan, insanları saptırmayı başardığı zaman Allah'a karşı zafer kazanmaktadır. (Allah'ı tenzih ederiz)
Oysa şeytan bütün
faaliyetlerini Allah'ın izni ve dilemesiyle gerçekleştirebilmektedir. Ancak bu
sayede insanların büyük bir kısmı üzerinde etkili olabilir. Allah'ın izni
dışında birşey yapamaz. Kuran'da şeytanın istediği
süre ve Allah'ın verdiği izin şöyle bildirilmiştir.
(Şeytan) Dedi ki:
"Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı."
(Allah) Dedi ki:
"Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın." (Hicr Suresi,
36-37)
Bir başka ayette
şeytanın aldığı izin şöyle belirtilmiştir:
(Şeytan) Demişti ki:
"Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe
kadar süre tanırsan, onun soyunu —pek az dışında— kuşkusuz kendime bağlı
kılacağım.
(Allah) Demişti ki:
"Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz
bir ceza." (İsra Suresi, 62-63)
Ayetlerden de
anlaşıldığı gibi şeytan Allah'ın irade ve takdiri içinde faaliyet gösterir.
Faaliyetleri insana zarar vermek içindir. Zaten şeytan Allah'ın alemlerin Rabbi
olduğunun bilincindedir. Hatta İblis, insanları azdıracağını belirtirken,
Allah'ın büyüklüğü adına yemin eder:
Dedi ki: "Senin
izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka
azdırıp-kışkırtacağım." (Sad Suresi, 82)
Şeytanın insanları saptırmak
için kullanacağı taktikler bile yine Allah tarafından belirlenmiştir. Allah
şeytanı huzurundan kovmadan önce bunları ona bildirir:
Onlardan güç
yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların
üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara
çeşitli vaadlerde bulun. Şeytan, onlara aldatmadan
başka bir şey vaadetmez. (İsra
Suresi, 64)
Şeytanın, Allah'ın
izni dahilinde kullandığı taktikleri önümüzdeki sayfalarda ayrıntılarıyla
inceleyeceğiz.
Ancak unutulmamalıdır
ki, şeytanın Allah'ın kendisine tanıdığı imkan dışında bir gücü yoktur.
Şeytanın saptıracağı insanlar da zaten Allah tarafından daha önceden
belirlenmiştir. Şeytanın görevi, cehennem için yaratılmış insanların, ait
oldukları yere gitmelerine vesile olmaktır. Şeytana uyanlar, Allah'ın cennetine
layık olmayan, ahlak olarak hayvandan daha aşağılık olan varlıklardır. Allah
bunu ayetlerinde şöyle açıklar:
Andolsun, cehennem
için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri
vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları
vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.
İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Bunun yanı sıra
şeytanın Allah'ın muhlis kulları üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Allah izin
vermediği için, şeytan, müminleri saptırmaya güç yetiremez. Allah, kendisini
Allah'a adayan ve O'na ortak koşmayan ihlaslı kullarını şeytanın saptırıcı
etkisinden korumuştur.
Gerçek şu ki, iman
edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir
zorlayıcı-gücü yoktur. (Nahl Suresi, 99)
Sonuç olarak şeytan
tüm diğer varlıklar gibi, Allah tarafından görevlendirilmiş bir varlıktır.
Görevi, Allah'ın cennet için yarattığı müminler ile cehennem için yarattığı
diğer insanların birbirlerinden ayrılmalarına vesile olmaktır. Bu bir nevi
temizlik anlamına gelir. Kalbinde hastalık ve pislik bulunanlar, şeytan
sayesinde müminlerden uzaklaşır, ayrılırlar. Ayette şeytanın etkisinin yalnızca
bu kimseler üzerinde olacağı bildirilmiştir:
Şeytanın (bu tür)
katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü)
duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir.
Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler. (Hac
Suresi, 53)
Dahası şeytanın
müminlere vermeye çalıştığı sıkıntılar, müminlerin dünyada Allah'a
yakınlaşmalarına, Allah'a daha sıkı sarılmalarına ve hidayetlerinin artmasına
vesile olur:
(Bir de) Kendilerine
ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek
olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin
bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.
(Hac Suresi, 54)
2-Şeytan'ın Özellikleri
Şeytan her insanın
hayatı boyunca binlerce defa karşılaşacağı en büyük düşmanıdır. Düşmandır
çünkü, insan yüzünden Allah katındaki makamını kaybetmiştir. Yeryüzünde
bulunmasının tek nedeni de insanları saptırmak için Allah'tan aldığı izindir.
Kıyamete kadar, bu izin doğrultusunda olabildiği kadar çok insanı cehennem
ateşine sürükleyecek, bunu başarmak için her türlü yolu deneyecektir. Bu amaçla
şeytan, insanları her an gözler (Araf Suresi, 27), insana zarar verecek planlar
ve oyunlar hazırlar.
Çoğu insan şeytanın
ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında bile değildir. Şeytan bu
insanların mantığına göre, uzak, hatta hayali bir varlıktır. Onlara göre
yalnızca çok büyük kötülükleri yapan, vahşi, cani kimseler şeytana uyarlar.
Kendilerini ve kendileri gibi normal insanları zaten temiz kalpli görürler.
Ancak arada yapılan ufak tefek hatalar için "şeytana uydum" denir.
Oysa bu gaflet,
insanın hayatı boyunca yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Çünkü şeytan
—iman eden küçük bir grup dışında— insanların tamamına yakınını kendi kontrolü
altına almıştır. Bu insanlar farkında olmadan en büyük düşmanları olan şeytanın
istediği hayatı yaşar ve onun peşinden cehenneme giderler. Oysa insanların
yapması gereken, şeytanı çok iyi tanımak ve onu düşman edinmektir. Allah bunu
insanlara Fatır Suresi'nde emretmiştir:
Gerçek şu ki, şeytan
sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin... (Fatır
Suresi, 6)
Şeytanın farkına
varmak, onu bir düşman olarak kavramak insanı kurtuluşa götüren adımlardan
biridir. Bunun için öncelikle şeytanın özelliklerini, daha sonra da kullandığı
taktikleri bilmek gerekir. Birçok Kuran ayetinde ayrıntılı olarak tarif edilen
bu özellikler aşağıda ana başlıklar altında sıralanmıştır.
Sinsi
ve Yalancıdır
Şeytan, insanları
doğru yoldan alıkoyabilmek için öncelikle gerçekleri örter. Bunun en geçerli
yolu ise sinsice yalan söyleyerek insanları kandırmaktır. Yalan yoluyla, sahte
ve boş vaadler vererek insanları kendi tarafına
çekmeye çalışır. Daha iyi bir sosyal statü, daha çok para, daha çok cinsellik,
daha rahat bir hayat, hatta ahirette daha üstün bir konum bile vaad eder. Ancak yalan söylediğini ve boş vaadlerde bulunduğunu ahirette kendisi itiraf edecektir:
İş hükme
bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaadetti, ben de size vaadde
bulundum, fakat size yalan söyledim…(İbrahim Suresi, 22)
Fakat bu itiraf
ancak dünya hayatı sona erdikten sonra, şeytan ve dostları kıyamet günü haşredildikleri zaman gerçekleşir. Elbette bu gerçeği
öğrenmek şeytanın dostlarına hiçbir fayda sağlamaz. Hepsi tarih boyu şeytana
tabi olan diğer insanlarla beraber cehenneme girerler.
İtaatten
Çıkmış, Saygısız ve Nankördür
Şeytan kendisini
yoktan var eden ve sahip olduğu bütün özellikleri veren Allah'a karşı büyük bir
nankörlük içindedir. (İsra Suresi, 27) Bu nankörlük
ve kendini bilmezlik içinde kendi yaratıcısına başkaldırmış ve itaatten
çıkmıştır.
Azgın
ve Kaypaktır
Şeytanın dikkat
çekilen bir başka özelliği de hem azgın, hem de kaypak (Hac Suresi, 3)
oluşudur.
Düzeni
İnananlar İçin Çok zayıftır
Şeytanın iman
edenlere karşı kurduğu tuzaklar ve hileli düzenler dıştan bakıldığında güçlü
gibi gözükse de bu aslında bir aldanıştır. Çünkü gerçekte şeytanın hileli
düzeni zayıftır ve yıkılmaya mahkumdur:
İman edenler Allah
yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda
savaşırlar, öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın
hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)
Gücü
Yalnızca Çağırmaya Yeter
Şeytanın insan
üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. O yalnızca insanları davet eder. Bu davete
uyan insanın kendisidir. Yani insan bir vicdansızlık yaptığında, bunun
sorumluluğunu şeytana yükleyip bırakamaz. Asıl kınaması gereken şeytana uyan
nefsidir. Şeytan bu gerçeği ahirette kendisini suçlayan inkarcılara karşı şöyle
bildirecektir:
...Benim
size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana
icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. (İbrahim Suresi,
22)
İnsanların
Düşmanıdır
Şeytan'ın insanın başdüşmanı olduğu birçok ayette belirtilmiştir. (En'am
Suresi 142, Kehf Suresi 50, Yasin Suresi 60) Çünkü şeytanın insana vermek
istediği zarar, yeryüzünde hiç kimsenin veremeyeceği kadar büyüktür. Şeytan
insanın cehennemde sonsuza kadar yanmasını ister. Bu sebeple de insanın en
büyük düşmanıdır. Bu gerçek ayetlerde bildirilmektedir:
Ey insanlar,
yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)
Çünkü şeytan, insan
için apaçık bir düşmandır. (Yusuf Suresi, 5)
İyilikten
ve Hayırdan Yana Hiçbir Yönü Yoktur
Varlığını insana
zarar ve sıkıntı vermeye adamış olan şeytan, insanlar için hiçbir hayır ve
iyilik sahibi değildir. Şeytanın bu özelliği ayetlerde de "her türlü hayırla
ilişkisi kesilmiş" (Nisa Suresi, 117) olarak bildirilmiştir.
İnsanlar
Üzerinde Bir Pisliktir
Şeytanın insan
üzerindeki etkisi, Kuran'da "pislik" olarak tanımlanır:
...Sizi kendisiyle
tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizin üstünde
(güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz
üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)
Allah
Katından Kovulmuştur
Şeytan itaatsizliği ve
nankörlüğü yüzünden Allah katından aşağılanarak ve horlanarak kovulmuştur.
Zaten "şeytan" kelimesi de bizzat bu kovulmuşluk anlamını
içermektedir. Şeytanın bu özelliği Al-i İmran Suresi 36, Tekvir
Suresi 25 ve Hicr Suresi 17. ayetlerde bildirilmektedir.
3-Şeytan'ın Taktikleri
Kıyamete
kadar sürecek mücadele sonucunda şeytan, milyarlarca insanı kendisiyle birlikte
cehennem ateşinin içine sürükler. Ancak, bir grup vardır ki şeytan onlara karşı
asla zafer kazanamayacaktır; müminler. Çünkü müminler Allah'ın yeryüzündeki
halifeleridir ve O'nun koruması altındadırlar. Şeytanın oyunları onlara karşı
etkisiz kalır. Şeytan tarafından da itiraf edilen bu gerçek Kuran'da şöyle
geçer:
Dedi ki:
"Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde
onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim
ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan
kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)
Ayetten de
anlaşıldığı gibi şeytanın gücü gerçek müminleri saptırmaya yetmez. Ancak hiç
kimse de kendisini kesin olarak "cennetlik" göremez. Mümin bir kimse "şüphesiz
Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic
Suresi, 28) ayeti gereğince imanını korumak için, her zaman "Allah'ın
ipine sımsıkı sarılmak" (Al-i İmran Suresi, 103) zorundadır. Şeytan,
insanların "dosdoğru yollarına oturacağı" (Araf Suresi, 16),
onların "ayaklarını kaydırmak" (Al-i İmran Suresi, 155)
isteyeceği için, mümin onun hile ve oyunlarına karşı uyanık olmalıdır. Aksi
takdirde hiç farkında bile olmadan bu tuzaklara düşer ve hatta bir süre sonra
dinden dahi çıkabilir. Şimdi şeytanın insanları cehenneme sürüklemek için
kullandığı taktikleri ayrı ayrı inceleyelim.
Vesvese
Verir
Müminlerin en büyük
düşmanlarına karşı mücadeleleri ömür boyu sürer. Bu savaş sırasında şeytan çok
kurnaz yöntemler kullanır. İnsana hiçbir zaman gerçek yüzünü göstermez,
karşısına çıkıp "ben şeytanım, ve senin cehennemde yanmanı istiyorum"
demez. Onun yerine, "sinsice göğüslere ve kalplere vesvese
vererek" (Nas Suresi, 4-5) kendi varlığını
ustaca gizler. Şeytanın farkında olmayan bir insan, onun telkinlerini kendi
kafasından geçen düşünceler zanneder. Dahası şeytan bu fikirlerin doğruluğuna
onları inandırır. Bu sayede birçok insanı —kendileri şuurunda değilken— tamamen
kontrolü altına alır.
Ancak müminler,
göğüslere ve kalplere kadar girip fısıldayabilme yeteneğine sahip bu düşmanı,
Kuran sayesinde saf dışı edebilirler. Mümin öncelikle, kalbinden gelen bu
sesin, şeytana mı yoksa kendi vicdanına mı ait olduğunu teşhis edecek bir nur
ve feraset sahibidir. Şeytanın oyununun farkına vardıktan sonra, Kuran'da
emredilen hareketi yapar, Allah'a sığınır. Çünkü Allah'ı anan bir mümin
karşısında şeytanın vesvesesinin hiçbir etkisi kalmaz. Allah bu önemli sırrı
Kuran'da şöyle bildirir:
Eğer sana şeytandan
yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen
Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Allah'tan)
Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar),
sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (A'raf Suresi, 200-201)
Dünya hayatının bir
imtihan yeri olması nedeniyle gün içinde insanın karşısına birçok farklı durum
ve değişik ortam çıkabilir. Şartlar ve ortam ne olursa olsun, şeytan hep pusuda
bekler. Bunlardan herhangi birinde müminin gösterebileceği en küçük zayıflık,
şeytan için büyük bir fırsattır. Ve şeytan bu fırsatların hepsinde şansını
dener. Ancak kendi varlığını hiçbir şekilde farkettirmemeye
çalışır.
Eğer mümin, içinde
bulunduğu ruh halinde veya ortamda bir şeylerin ters gittiğini, sıkıntı
verdiğini veya vicdanını rahatsız ettiğini hissediyorsa —ki bu sıkıntı genelde
vicdan yoluyla yapılan rahmani bir uyarıdır— hemen durup düşünmesi gerekir.
Bunun için en kolay yol, insanın kendisine dışarıdan tarafsız bir yabancı
gözüyle bakmasıdır. Böylece karşısındaki insanı —yani kendisini— şu sorular
yardımıyla inceleyebilir:
O an için kafasından
geçen düşünceler Kuran' uygun mu?
Allah'ı anmada
gevşeklik mi gösteriyor?
Kuran'ın sınırlarını
korumada, hükümlerini gözetmede gevşek mi davranıyor?
Planları Allah'ın
rızası ve ahireti dışında bir amaca mı yönelik?
O an için kendi
çıkarı diğer müminlerden daha mı ön planda?
Kendisine veya bir
başka mümine yönelik kuşkusu, zannı mı var?
Müminler içinde
kendisinin özel bir konumu olduğunu, yerinin doldurulamayacağını mı düşünüyor?
Olaylar karşısında
tevekkülsüz davranıp haksızlığa uğradığını mı düşünüyor?
Yaptığı fedakarlığın
diğer insanlar tarafından bilinmesini, bunun konuşulmasını mı istiyor?
Sevdiği bir maldan
fedakarlık etmesi gerekiyor da, bunu bir bahane bulup yapmamaya mı çalışıyor?
Herhangi bir dünya
malına karşı hırsı mı var?
Gelecek korkusu mu
taşıyor?
Kendisine Kuran
doğrultusunda yapılan bir uyarıya karşı tahammülsüz mü?
Allah'a ve dine
düşman bir kimseye karşı içinde bir sevgi, bağlılık mı oluştu?
Kuran okumayı, dua
etmeyi, veya salih amellerde bulunmayı geçersiz mazeretlerle erteledi mi?
Eğer içindeki
sıkıntı burada sayılanlar veya bunlara benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, bu
insana şeytan o an için musallat olmuş demektir. Kendinizin zannetiğiniz
bu düşüncelerin hepsi de, şeytanın kalbinize fısıldadığı sözleridir.
Şeytan farklı
insanlar için farklı taktikler kullanır. Örneğin dinden uzak, Kuran'dan gafil
yaşayan bir kimseyi, bu hayat tarzına devam ettirecek taktikler izler. Onları
tamamen dünya hayatına yöneltir, dünyanın gelip geçici süsüne iyice daldırır,
böylece ömür boyu hak dinden uzak tutar.
Dine yeni yeni ilgi duymaya başlayan kimseyi, çevresi tarafından dışlanacağı,
dinin hayatını kısıtlayacağı, eğer dini uygulamaya başlarsa bunu devam
ettiremeyeceği gibi boş ve yersiz endişelere düşürerek dinden uzaklaştırmaya
çalışır.
Şeytan müminlere
karşı da faaliyetini sürdürür. Örneğin bir müminin her hangi bir mümine karşı
sinirlenmesi veya Kuran okumayı aklından geçirdiğinde önemsiz bir bahane bulup
bundan vazgeçmesi bu fısıltıların etkisindendir. Ancak şeytan mümine doğrudan
"Kuran okuma", "Allah'ı anma" diye fısıldamaz. Çünkü bunun
etkisiz olacağını bilir. Onun yerine insanın kafasını boş ve uzun emellerle
oyalamaya çalışır. Eğer insan bu fısıltıların etkisinde kalır, ahireti unutup
dünya hayatına dalarsa, bu gafletin etkisiyle doğal olarak Kuran'ın emrettiği
yaşam biçiminden uzaklaşır. Bu tuzağa düşmemenin tek yolu şeytanın
fısıltılarını zamanında teşhis edip Allah'a sığınmaktır.
Sağlıklı bir teşhis
ise şeytanın özellikleri, taktikleri ve insan üzerinde oynadığı oyunlar
bilindiği takdirde yapılabilir. Bunun için de tek yol gösterici Kuran'dır.
İlerleyen sayfalarda Kuran ayetlerine göre şeytanın taktikleri, insanları Allah
yolundan saptırmak için kurduğu tuzaklar ve müminlerin hareketlerine hata
olarak yansıyan hileleri incelenecektir.
Şirk
Şirk, Kuran'da, Allah'a
ortak koşarak O'ndan başkasını ilah edinmek anlamında kullanılan bir kelimedir.
Ancak içinde bulundukları şirk yüzünden cehenneme gidecek milyarlarca insan,
gerçekte şirk kelimesinin anlamını bile bilmezler. "Şirk koşmak, Allah'tan
başkasını ilah edinmek" ifadesiyle, yaratıcı olarak Allah'tan başka bir
yaratıcı kabul etmek, putlara tapmak gibi yüzyıllar öncesinin çok tanrılı
dinlerinin kastedildiğini zannederler. Bu mantıktan yola çıkan cahiliye toplumu fertleri, "ben Allah'a inanıyorum,
kimseye zararım yok, insanlara faydalıyım, cehenneme gideceğimi
zannetmiyorum" gibi tamamen Kuran dışı, sapkın mantıklara sahip olurlar.
Oysa Allah'tan başka
bir varlığı koruyucu güç olarak kabul etmek, Allah'tan başkasından korkmak,
Allah'tan başkasına karşı müstakil bir sevgi duymak, Allah'a eş ve ortak koşmak
anlamına gelir.
Allah'tan başka yol
göstericiler edinmek de en yaygın şirk çeşitlerindendir. Günümüz cahiliye toplumu da, Allah'tan başka yol göstericiler kabul
ederek ve bu yol göstericileri izleyerek, yüzyıllar öncesinin puta tapıcılığını
yaşatırlar. Çok tanrılı dinlerin yerini insanlar tarafından ortaya atılan
din-dışı ideolojiler, önünde bel bükülen putların yerini bu ideolojilerin
kurucuları ya da kurucularının heykelleri almıştır. Ülkeler ve milliyetler ne
olursa olsun, bu yolla milyarlarca insan Allah'ın dinini yaşamaktan
alıkonulmuştur.
Elbette bu
sapkınlığı en çok tahrik eden de şeytandır. Çünkü insanın Allah'tan uzaklaştığı
her nokta şeytanın insana karşı başarı kazandığı bir cephedir. Bu yüzden şeytan,
şirk sayesinde cahiliye insanlarının beyinlerini
uyuşturur. Bütün yaşamlarını çepeçevre saran şirk, bu insanların sağlıklı
düşünmelerini engeller. Yaşamlarını Allah'ın istediği şekilde, Kuran
çerçevesinde değil, şeytanın telkinleri altında geçirirler.
Şirk içinde geçen
bir yaşam, şeytan tarafından hazırlanmış
öyle sinsi bir tuzaktır ki, bu tuzağın içindekiler kendi durumlarının farkına
bile varmazlar. Bu insanların çoğu kendilerini doğru yolda, hatta herkesten
daha çok cennetlik görürler. Şirk koştuklarının bilincinde olmayan ve
kendilerini kandıran bu insanların, ahiret günü aslında birer müşrik
olduklarını öğrendiklerinde uğradıkları yıkım ayette şöyle anlatılmıştır:
Onların tümünü
toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey)
sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan
Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir
fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En'am Suresi, 22-24)
Şirki doğuran
unsurlardan birisi de insana yaratılıştan verilen sevgi duygusunun yanlış
yönlendirilmesidir. İslam'da insanın Allah'a yakınlaşmasına vesile olan bu
duygu, cahiliyede Allah'tan uzaklaştıran şeytani bir
tutku olmuştur. Müminler fıtratlarındaki sevgiyi asıl olarak Allah'a
yöneltirler. Bu sevgi bütün sevgilerin üzerindedir. Diğer insanları ve
varlıkları ise, Allah'a olan sevgilerinin bir tecellisi olarak severler. Bir
insana bağımsız bir sevgi duymaları, örneğin Allah'a isyankar olan bir
inkarcıya sevgi beslemeleri, Kuran'a göre mümkün değildir. Müminler Allah'ın
hoşnutluğu için, Allah'ın sevdiğini sever, sevmediğini sevmezler. Müminlerin
insan sevgisi Allah'a yöneltilen sevginin bir sonucu olduğundan, müşriklerin
insan sevgisinden çok daha köklü ve kalıcıdır.
Müşrikler için
sevgi, sahip oldukları sayısız ilaha karşı beslenir. Bu kimseler Allah'ı da
sevdiklerini iddia ederler. Ancak bu sevgi sözde kalır. Bütün yaşamlarını
gerçek sevgilerini yönelttikleri putları için harcarlar. Örneğin, babalarını,
oğullarını, eşlerini, parayı, makam ve mevkiyi
Allah'tan daha çok severler. İnkar edenlerin bu sevgileri bir ayette şöyle
geçer:
İnsanlar içinde,
Allah'tan başkasını "eş ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları),
Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha
güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
Cahiliyede en yaygın olan şirk
unsurlarından biri kadınlara duyulan tutku dolu sevgidir. Eğer herhangi bir
kadına duyulan sevgi, Allah'a karşı duyulan sevgiden öte bir sevgiyse, söz
konusu durum şirki doğurur. Oysa bir insana yöneltilen sevgi, ancak o kişideki
güzelliklerin sahibinin Allah olduğu kalbe tam olarak yerleştirilmişse bir
anlam kazanır. Allah'a karşı beslenecek sevgide bir sınır olmadığından, Allah
için seven bir insanın karşısındakine yönelttiği sevgi de çok güçlü ve kalıcı
olur.
Allah, kadınlara
duyulan bu tutkunun, şeytanın bir oyunu olduğunu şöyle bildirmiştir:
Onlar, O'nu bırakıp
da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş
şeytandan başkasına tapmazlar. (Nisa Suresi, 117)
Şirk Allah'a karşı
işlenmiş büyük bir günah ve nankörlüktür. Bu yüzden Allah bütün günahları
affedebileceğini, ancak şirki kesinlikle affetmeyeceğini bildirmiştir:
Gerçekten, Allah,
kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini
bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş
olur. (Nisa Suresi, 48)
Şirk o kadar büyük
bir tehlikedir ki, bütün bir ömrünü Allah'a ibadet etmekle geçiren kimseleri
bile tehdit eder. Çünkü yapılan bütün salih ameller, şirk olduğu takdirde boşa
gider. Bu yüzden şeytan, hayatlarını Allah'a adamış müminlere şirk koşturmak
için türlü tuzaklar hazırlar, uygun fırsatlar bekler. Kimi zaman kadınları,
kimi zaman parayı kimi zaman da başka yolları kullanmayı dener. Örneğin
kazanılan bir zaferin ardından yapılan "bunu sen başardın" telkini de
şeytanın bu amaçla hazırladığı bir tuzaktır. Böylece kişiyi, Allah'ın kontrolü
dışında şahsi bir gücü olduğuna inandırmaya çalışır.
Müminler amellerinin
olduğuna göre bu amellerinin boşa gitmesine neden olacak her türlü tehlikeye
karşı son derece dikkatli olmalıdırlar. Bunun için Kuran'da müminlere yapılmış
çok açık bir uyarı vardır:
Andolsun, sana ve
senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk
koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana
uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve
şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)
İnsanların
Şükretmelerini Engeller
Şeytan Allah'ın
huzurundan kovulmadan önce, kendi kendine önemli bir söz vermiştir. Bu söz,
şeytanın insanlara karşı kullanacağı çok önemli taktiklerden birini gösterir:
"Sonra muhakkak
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların
çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 17)
Şeytan insanların
şükretmelerini engellemek ister. Çünkü şükür Allah'ın Kuran'da en çok üzerinde
durduğu konulardan biridir. Yaklaşık 60 ayette şükürden ve şükretmenin
öneminden bahsedilir. Allah'ın bu kadar önemle hatırlattığı bir konuyu
insanlara göz ardı ettirmek, şeytanın elbette başlıca amaçlarından biri
olacaktır.
Şükredebilmek için
öncelikle şükrün önemini kavrayabilecek şuura sahip olmak gerekir. Şükreden bir
insan, sahip olduğu nimetin tek sahibinin ve onu kendisine verenin Allah
olduğunu ve Allah karşısındaki acizliğini bilir. Allah'ın büyüklüğünü,
azametini gözardı eden, bunu kalbine sindiremeyen bir insanın şükrü de aynı
derecede yüzeysel olur.
Şeytan tarafından
yönlendirilen cahiliye toplumu zaten şükürden
uzaktır. Şükretmek gibi temel bir ibadeti ancak başlarına gelen bir bela geçtikten sonra veya istenmeyen bir durum ortadan
kalktığında oldukça kısa bir süre hatırlar, sonra tekrar küfür içindeki
yaşamlarına geri dönerler. Kuran'da bu yapıya örnek olarak felakete uğradığı
zaman dua eden, üzerlerinden sıkıntı kalktığı zaman şirk koşan insanların
durumları verilmiştir:
De ki: "Sizi
karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve)
gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan
kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz."
De ki: "Ondan
ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk
koşmaktasınız." (En'am Suresi, 63-64)
Oysa şükretmek
insanın en önemli sorumluluklarından biridir. Çünkü her insanın hayatı
şükredeceği sayısız nimetlerle doludur. Öyle ki bu nimetlerin bir genelleme
yapılarak bile bitirilemeyeceği Nahl Suresi'nin 18. ayetinde belirtilmiştir.
Kuran'da şükür için belirli bir sınır koyulmadığından, insan elindeki bütün
nimetleri bir şükür vesilesi olarak kullanılabilir. Örneğin Hz. İbrahim gibi,
kendisini yediren ve içirenin Allah olduğunun bilincinde olan bir kişi (Şuara Suresi, 79), her yemek yediğinde veya bir şey
içtiğinde, bunları kendisine lütfeden Allah'a şükretmelidir.
Ancak şükretmek
yalnızca yeme içme ile sınırlı kalmamalıdır. İnsanın günboyu
istifade ettiği halde çoğu zaman aklına getirmediği, tefekkür etmediği ancak
kaybettiği zaman değerinin farkına vardığı sayısız nimet vardır. Kuran'da sık sık bahsi geçen ve şükür vesilesi olarak bildirilen
"görme" ve "işitme" nimetleri de bunlara örnektir.
Görme ve işitme
tesadüfen ortaya çıkmış özellikler değildir. Allah'ın insanlara gözler,
kulaklar vermesi, kendisine şükretmeleri, gerektiği gibi kulluk etmeleri
amacıyladır:
Allah, sizi
annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz
diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)
Aynı şekilde
insanlar için ulaşım ve taşıma aracı olan gemilerin, dünyanın dörtte üçünü
oluşturan denizlerin ve rüzgarların bile varlığı insanların şükretmelerine
vesile olmalıdır. Allah bunu şöyle bildirir:
Denizi de sizin
emrinize veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan
süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara
akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve
şükretmeniz içindir. (Nahl Suresi, 14)
Size kendi
rahmetinden tattırması, emriyle gemileri yürütmesi ve O'nun fazlından
(rızkınızı) aramanız ile umulur ki şükretmeniz için, rüzgarları müjde vericiler
olarak göndermesi, O'nun ayetlerindendir. (Rum Suresi, 46)
Allah; kendi emriyle
gemiler akıp gitsin ve O'nun fazlından ararsınız diye, sizin için denize boyun
eğdirdi. Umulur ki şükredersiniz. (Casiye Suresi, 12)
Müminin kendisine
verilen nimete şükretmesi, bu nimete ehil olduğunu gösteren bir delildir.
Böylece hem nimetin hakkını vermiş olur, hem de daha üstün bir nimet için
önünde yol açılır. Allah şükreden kullarına nimetlerini artıracağını
bildirirken, şükretmeyen nankörleri azabıyla tehdit eder:
Rabbiniz şöyle
buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve
andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.
(İbrahim Suresi, 7)
Kendisine peygamberlik
makamı verilmiş Hz. Süleyman'ın Allah'tan kendisine şükretmeyi ilham etmesini
istemesi (Neml Suresi, 19) tüm müminlere örnek
olmalıdır. Çünkü şeytan, insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından,
sollarından yaklaşarak; unutturmak, nimetlere karşı ülfet duygusu vermek,
önemsetmemek gibi hilelerle onları şükretmekten alıkoymaya çalışmaktadır.
Korku
Vermesi
Müminlerin Allah'a
olan yakınlıkları şeytana karşı manevi bir kalkan oluşturur. Allah'a teslim olmak,
O'nu zikretmek, yeryüzündeki her olayın O'nun kontrolünde olduğunu bilmek ve
katıksızca O'na yönelmek, müminlere önemli bir manevi güç sağlar. Şeytan her
fırsatta müminlerin bu manevi güçlerini zayıflatacak yollar dener. Bu yollardan
biri de insana Allah korkusu dışında başka "korku"lar vermektir.
Şeytanın bu silahı
kullanmasının önemli bir nedeni vardır. Korku, şuurun kapanmasına, Allah ile
bağlantının kopmasına ve tevekkülün ortadan kalkmasına sebep olur. İhlasını
koruyan bir mümin için böyle bir durum söz konusu olmaz. Şeytan ancak gaflet
içinde olan, şuuru geçici olarak veya tümüyle kapanmış kimseleri etkiler. Bir
Kuran ayetinde asıl korkulması gereken gücün Allah olduğu şöyle
hatırlatılmaktadır:
İşte bu şeytan,
ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (Al-i İmran Suresi, 175)
Müminler için dünya,
bir kadere bağlı olarak yaşadıkları geçici bir mekandır. Korkacakları tek
varlık da bu dünyanın ve kaderin yegane hakimi Allah'tır.
Mümin olmayanlar ise
dünyayı, birbirinden bağımsız olay ve insanların yer aldığı kontrolsüz bir
mekan zannederler. Şeytan herhangi bir vesile ile bu insanların kalplerine
kolaylıkla korku sokar. Artık karşılarına çıkan her olay onlara göre sonu belli
olmayan bir bilinmeyendir. Ölüm korkusuyla, fakirlik korkusuyla, gelecek
korkusuyla Allah'a değil, sayısız putlarına sıkıca sarılırlar.
Şeytanın
"korku" telkini mümin topluluğu içinde bulunan, ancak kalplerinde
hastalık bulunan kimseler üzerinde de etkili olur. Allah yolunda bir güçlükle
karşılaştıklarında kendilerini teslim alan bu korku, içinde bulundukları
gafletin ortaya çıkmasını sağlar. Örneğin sıcak savaş ortamında korkularına
yenik düşen bir grup insanın durumu Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İman edenler, derler
ki: "(Savaş izni için) Bir sure indirilmeli değil miydi?" Fakat,
içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde
hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana
baktıklarını gördün... (Muhammed Suresi, 20)
Tevekküllü kimse
kendisini tam olarak Allah'a ve kadere teslim eder. Korkudan tamamen arınır ve
Allah'a tam teslimiyetin verdiği cesaretle Allah dışında hiçbir güçten korkmaz.
Yalnız burada
unutulmaması gereken, müminlerin cesaretinin, şuursuz ve akılsız inkarcıların
kendini bilmezliklerinden çok farklı bir özellik olduğudur. Bu duygu kadere tam
olarak iman etmenin, Allah'a teslimiyetin verdiği kendine güven duygusudur.
Samimi olarak iman etmeyenler tarafından asla taklit edilemez. Müminlerin bu cesaretinin
Kuran'da birçok örneği vardır.
Örneğin Hz. Musa ve
beraberindekiler, deniz ile Firavun'un ordusu arasında sıkıştıklarında,
aralarındaki imanı zayıf olan kimseler yakalandıkları zannıyla korkuya
kapılırlar. Oysa Hz. Musa, "Hayır, Rabbim benimledir" (Şuara Suresi, 62) diyerek Allah'a teslimiyetini ve
güvenini ifade eder. Allah'a iman ettikleri için, Firavun tarafından kolları ve
bacakları kesilmekle tehdit edilen büyücüler de aynı korkusuzluğu
göstermişlerdir. Ateşe atılan Hz. İbrahim de aynı şekilde hiçbir korku
duymamıştır. Kuran'ın Ahzab Suresi'nde bahsi geçen müminlerin, düşman
birlikleriyle karşılaştıkları zaman "imanları ve teslimiyetleri"
artmıştır. Çünkü şeytanın korku telkini tevekkül eden kimse üzerinde
etkisizdir. Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, şeytanın "...iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler
üzerinde hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur". (Nahl Suresi, 99)
Müminlerin
Arasını Bozmaya Çalışır
Kuran müminlerin
birlik içinde, birbirlerine destek ve yardımcı olmalarını, birbirlerini gözleyip
kollamalarını emreder. Bağın ne derece güçlü olması gerektiği aşağıdaki ayetle
bildirilmiştir:
Şüphesiz Allah,
kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak
çarpışanları sever. (Saf Suresi, 4)
İşte şeytan bu önemli
hükmü göz ardı ettirmeye ve müminlerin aralarındaki birliği yıpratmaya çalışır.
Bu amaç doğrultusunda en büyük çabayı müminler arasındaki konuşmaları etki
altında bırakmak için harcar. Kötü söz söyleme, imalı konuşma, laf dokundurma
gibi cahiliye insanlarına ait çirkinlikleri yapmaya
teşvik ederek müminlerin aralarını açmaya çalışır. İman eden bir kimse, şeytana
karşı boş bulunduğu her an böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Bu
yüzden Kuran'da, müminler bu tehlikeye karşı uyarılır, birbirlerine karşı güzel
söz söylemelerini emreder ve şeytanın müminlerin düşmanı olduğunu hatırlatır:
Kullarıma, sözün en
güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır.
Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra
Suresi, 53)
Gerçekten şeytan,
içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve
namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 91)
Öğüt
Verdiğine İnsanları İnandırır
Şeytan, başdüşmanı olan insanı sonsuz yıkıma uğratmak istediği
halde, hiçbir şekilde bu niyetini ona sezdirmez. Tam aksine insana, öğüt vermek
isteyen bir yardımcı kimliği altında yaklaşır. İnsanı, onun iyiliğini
istediğine inandırdıktan sonra, kontrolü altına alır. Kişinin zaaflarını
kullanarak, ona bu yönde telkinler yapar.
Hz. Adem'in,
cennetten çıkarılmasına neden olan hatayı yapmasının sebebi de, bu sinsi
tuzaktır. Şeytan Hz. Adem'e ve eşine bir dost gibi yaklaşmış ve onlara
kendilerine öğüt verdiğine dair yemin etmiştir.
Şeytan,
kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için
onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması,
yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız
içindir."
Ve: "Gerçekten
ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. (Araf Suresi, 20-21)
Şeytan Hz. Adem'i ve
eşini aldatarak cennetten kovulmalarını sağlamıştır. Hz. Adem ancak tevbe
ettikten ve Allah'tan bağışlanma diledikten sonra tekrar doğru yolu
bulabilmiştir.
Şeytanın düşmanı
olduğu uyarısını bizzat Allah'tan duyan Hz. Adem'in, bu uyarıdan sonra bile
şeytan tarafından kandırılması, insanın ömrü boyunca karşı karşıya olduğu gizli
düşmanının ne kadar usta ve sinsi bir yalancı olduğunun bir delilidir.
Hz. Adem'e tüm
şeytanların en büyüğü olan İblis tarafından verilen "ben size öğüt
verenlerdenim" telkini, diğer insanlara da insi şeytanlar tarafından
yapılır. Kendi kavmini Allah'ın yolundan alıkoyarken onlara, "...ben,
size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan
da başkasına yöneltmiyorum" (Mümin Suresi, 29) diyen Firavun bunun bir
örneğidir.
Benzer telkinlere
bugünkü cahiliye toplumunda da sıkça rastlamak
mümkündür. Dini yaşamak isteyen bir gence karşı yapılan "sen daha çok
gençsin, hayatını yaşa, yaşlanınca zaten ibadet edersin" telkini buna bir
örnektir. Telkini yapan kişi bunu kendisinin iyiliğini istediği için yaptığını
öne sürer. Oysa çağırdığı yol cehennem yoludur.
Şeytan "öğüt
verme" taktiğini uygulamak için öncelikle kişinin yakın çevresinde bulunan
ve daha önceden kontrolü altına aldığı kimseleri kullanacaktır. Örneğin
Kuran'da, iman ettikten sonra şeytan tarafından ayartılan, bu aşamadan sonra
arkadaşlarının telkinleriyle sapan kişilerden bahsedilir. Bu
"arkadaş"ların sözleri, şeytanın taktiğini çok net gözler önüne
serer: "Doğru yola, bize gel..." Şeytanın bu taktiğinin bildirildiği
ayetin tamamı şöyledir:
De ki: "Bize
yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete
erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları,
arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı
kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki:
"Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine
(kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (En'am
Suresi, 71)
İnsan bu düşmana
karşı son derece dikkatli olmak zorundadır. Ancak Allah'a tam olarak teslim
olmuş ve O'nun zikrine sıkı sıkıya sarılmış bir kimse bunu başaracak şuura sahip
olur. Şeytanın telkinlerinin kaynağını hemen teşhis eder ve zihninden söküp
atar. Aksi takdirde kişi bunları kendi düşüncesi zanneder ve iradesini ona
teslim eder.
Allah
Adını Kullanarak Saptırması
Şeytanın en sinsi ve
aldatıcı hilelerinden biri de insanlara Allah'ın ismini kullanarak
yaklaşmasıdır. Bu yöntemle, Allah'ın razı olmadığı hareketlerin din ve Allah
adına yapıldığını telkin eder. Söz konusu hareketleri hizmet, ibadet kisvesi
altında yaptırır. Bu oyuna gelen bir insan, İslam'ın kendisine Allah yolunda
mücadele etmesi için sağladığı imkanları ve tanıdığı özgürlükleri, tamamen
kendi nefsini tatmin için kullanmaya başlar.
Örneğin böyle bir
kişi, dine hizmet amacıyla küfrün yoğun olarak bulunduğu, aldatıcı dünya
süsleriyle dolu bir ortama girdiğinde, sadece kendi nefsini düşünerek hareket
eder. Başlangıçta meşru olan nimetlerden zevk almasında hiçbir sakınca yokken
bir süre sonra durum değişir. İslamın hayrı için
başlayan bir hareket amacından sapar, nimetler amaç haline gelir.
Belki görünüşte
Allah'ın sınırları içinde hareket ediliyordur, ama kalpte Allah'ın rızası
değil, nefsin doyurulması hırsı vardır. Yaptığı hareketten hiçbir ecir
alamayacağı gibi imanı gittikçe zedelenmeye başlar. Şeytan bir kez daha dünya
hayatının aldatıcı süsünü kullanarak ahireti terk ettirmiş, bahane olarak da
"Allah'ın rızası"nı kullanmıştır:
Ey
insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi
aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile
(Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin
düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak
çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır
Suresi, 5-6)
Küçük hesapların ve
geçici dünya hayatının peşine düşerek imanları zayıflayan, üstelik çıkarlarını
korumak için Allah rızasını siper edinen bu insanlar bir süre sonra münafık
konumuna girerler:
(Münafıklar) Onlara
seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki:
"Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve
yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara
kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan
ölüm) geliverdi; ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak,
hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu." (Hadid
Suresi, 14)
Bu hile oldukça kafa
karıştırıcı ve aldatıcıdır. Çünkü şeytan bu sefer insanın dosdoğru yolunun
üzerine oturarak (Araf Suresi, 16) bir tuzak hazırlamıştır. Ancak Allah'tan
gerektiği gibi korkup sakınan kimseler şeytanın bu oyununa gelmezler. Çünkü
Allah kendisinden korkup sakınana, onu doğru yola ulaştıracak, doğruyu
yanlıştan ayırmasını sağlayacak bir anlayış verir:
Ey iman edenler,
Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış
(furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi
bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi,
29)
Şeytanın insanı
Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne
sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Allah elbetteki büyük bir
merhamet sahibidir ve tevbe edip kendisinden bağışlanma dileyen her kulunun
günahlarını affedebilir. Ama bir insan, "nasıl olsa Allah affeder"
diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, çok
tehlikeli bir yola girmiş olur. Zamanla kalbi katılaşır, duyarsızlaşır ve Allah
korkusunu tümüyle yitirir. Kuran, "yakında bağışlanacağız" diyerek
bile bile günah işleyen insanlardan (Araf Suresi,
169) söz ederken, Şeytan'ın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneğini
gösterir.
Müminin
Zamanla Yıpranmasını İster
Şeytan zamanın
mümini yıpratmasını ister, açık vermesini sabırla bekler. Kişinin
maneviyatından zaman içinde kopardığı küçük tavizler, bir süre sonra kalbinin
üzerinin kabuk bağlamasına ve aklının örtülerek şeytanın daha büyük telkin ve
vesveselerine kapılabilmesine sebep olur. Bir Kuran ayeti, zaman içinde
kazandıkları yüzünden, şeytan tarafından ayakları kaydırılmak istenen bir grup
müminin haberini şöyle vermiştir:
İki topluluğun karşı
karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler
dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti... (Al-i İmran,155)
Vaadlerde Bulunur
Şeytan insanları
kandırmak için her sahtekarın ortak taktiğine başvurur. Karşısındakine boş vaadlerde bulunur. Münafıklar ve müşrikler de bu vaadlere inanırlar. Oysa bu basit bir aldanma değildir.
İnsan sonsuz ahiretini, bu boş vaadler sonucunda
kaybeder.
Bu vaadlerin ortak özellikleri gelip geçici dünya hayatına
yönelik olmalarıdır. Şeytan kimi zaman eğlence, cinsellik, ticaret, para, mülk,
kimi zaman da daha güzel ve uzun bir hayat, sosyal statü, mevki, saygınlık vaad eder. "Yaldızlı sözler" fısıldar (En'am
Suresi, 112). Ancak sebep her ne olursa olsun şeytana kananlar için sonuç hep
aynıdır; sonsuz azap ve cehennem. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor.
Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez.
(Nisa Suresi,120)
İş hükme
bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde
bulundum, fakat size yalan söyledim... (İbrahim Suresi, 22)
Allah'ın
hoşnutluğunu, sevgisini, rahmetini ve cennetini kazanmayı hedefleyen bir mümin,
geçici dünya hayatına ait bir vaadi elbette ciddiye almaz. Çünkü yeryüzünde
ulaşacağı herhangi bir makam, kazanacağı herhangi bir mülk veya sahip olacağı
herhangi bir nimetin gerçekte önemi yoktur. Bunlar ancak çok kısa bir süre
varlığını koruyacak, ölümle beraber yok olup gidecektir.
Kuruntulara
ve Kuşkulara Düşürür
Şeytanın kullandığı
bir başka yöntem ise kuşku ve kuruntu vermektir. Gerçekte hiç var olmayan
olayları insanların kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kalplerinde
hastalık bulunan, zayıf karakterli kişiler bir süre sonra tamamen bu
kuruntuların etkisi altına girerler. Her olayı kendi aleyhlerine planlanmış bir
hareket olarak görürler (Münafikun Suresi, 4). Hatta
elçi tarafından aldatıldıkları zannına kapılırlar. Sürekli tedirgin, korku
içinde, ne yapacaklarını bilemeyen bir karakter sergilerler. Şuurlu bir insanın
aklına bile getirmeyeceği olmadık kuruntulara düşerler.
Onları —ne olursa
olsun— şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim... Kim
Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana
uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en
olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey
va'detmez. (Nisa Suresi, 119-120)
Mümin şeytanın en
büyük düşmanı olduğu için, kendisini böyle bir tehlikeden müstağni göremez. Zira
göstereceği en küçük bir gevşeklik, şeytanın kuruntu vermek, şüpheye sevk etmek
gibi taktiklerle üzerine saldırmasına imkan tanır. Ancak kesin bir bilgiyle
ahirete inanan, her an katıksızca Allah'a yönelen bir mümine karşı bu
kuruntular kesinlikle etkisiz kalır.
Sapkın
Amelleri Süslü ve Çekici Gösterir
Şeytan etkisi altına
giren kimselere, yapmakta oldukları sapkın işleri süslü ve çekici gösterir. Bu
yüzden içinde bulundukları sapıklığa tutkuyla bağlanırlar.
...Şeytan onlara
yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan
dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. (Neml Suresi, 24)
....Onların
kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü)
gösterdi. (En'am Suresi, 43)
Kalpleri katılaşan
kimseler iyi ve kötüyü ayırdedecek duyarlılığı
kaybettiklerinden, şeytan işledikleri kötülükleri onlara süslü gösterir. Bu
katılaşma yüzünden de şeytanın etkisi altındaki kimseler, kendilerine çekici
gösterilen sapıklıklarında büyük kararlılık gösterirler. Bu kararlılık kimi
zaman geleneklerle bozulan ve Kuran'da "ataların dini" olarak
adlandırılan sapkın dinin temsilcilerinde, kimi zaman da Allah'ın elçisine
isyan eden, ona karşı mücadele eden münafıklarda görülür. Kimi zaman da
inkarcıların müminlerin aleyhine yürüttükleri faaliyetlerde ortaya çıkar. İster
müşrik olsun ister kafir, tümünün ortak özelliği şeytan tarafından kandırılmış
ve oyuna getirilmiş olmalarıdır. Bir Kuran ayetinde bu insanlar üzerindeki
şeytani etki şöyle bildirilir:
O zaman şeytan
onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan
bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti...
(Enfal Suresi, 48)
Fakirlik
Korkusu Verir
Şeytan ahirete karşılık
insana dünya hayatını sunar. Bu yüzden şeytanın etkisi altındaki insanlar sanki
sonsuza dek ölmeyeceklermiş gibi dünya için çalışır, ahiret için hiçbir çaba
harcamazlar. Şeytan binlerce yıldır insanlara bu tuzağı kurar. Bugüne kadar
milyarlarca insan yaşamları boyunca çalışmış, çabalamış, para, mal mülk
kazanmış, sonra bunların hepsini arkalarında bırakarak ölmüşlerdir. Şu an
yaşayanlar ise, kendilerinden önce ölen bu insanların durumlarından hiçbir ders
almaz, sanki kendileri hiç ölmeyeceklermiş gibi mal mülk biriktirirler.
Şeytan dünya
hayatını değerli ve kalıcı göstererek müminlere de zarar vermeye çalışır. İmanı
zayıf olanlara ve münafıklara fakirlik korkusu verir. Bu sayede onları, dünya
hayatı için daha çok çaba harcamaya, cimrilik yapmaya iter. Bir Kuran ayetinde
şeytanın çabası şöyle bildirilmiştir:
Şeytan,
sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise,
size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vaadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
(Bakara Suresi, 268)
Mal-mülk hırsı
vererek tuzak kurmak şeytanın çok eski bir yöntemidir. Hatta Hz. Adem'i
kandırdığında da "sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü
haber vereyim mi?" (Taha Suresi,120)
yalanını söylemiş, mülk vaadinde bulunmuştur. Bu yüzden Allah, müminlere mal
sevgisine karşı birçok uyarıda bulunur. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
İşte sizler
böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız
cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik
eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı
olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden
başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.
(Muhammed Suresi, 38)
Her kim olursa
olsun, dünya çapında ünlü ve zengin bir işadamının veya bir dilencinin, Allah
rızasına uygun olarak harcamadığı her kuruşta, farkında olmadığı güçlü bir
ortağı vardır. Allah inkar edenlerin mallarına şeytanı ortak kılmıştır. Bu
ortaklık emri ayette şöyle geçer:
"Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve
yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak
ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan,
onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez. (İsra Suresi, 64)
Kibir
Verir
Kibir şeytanın en
önemli özelliklerinden biridir. Allah'ın huzurundan da kibiri
ve itaatsizliği yüzünden kovulmuştur:
Yalnız İblis hariç.
O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
(Allah) Dedi ki:
"Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?
Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"(Sad Suresi, 74-75)
Şeytanın bu önemli
hastalığı insanlar için de büyük bir tehlikedir. Çünkü şeytan bir insanı kendisine
yakın kılmak için öncelikle kendi hastalığını o insana bulaştırmaya çalışır. Bu
hastalığa yakalanan bir kimsenin aklı örtülür, şuuru kapanır. Bu tehlike
nedeniyle Kuran'da müminler alçak gönüllü olmaları için uyarılmıştır:
Yeryüzünde
böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca
ulaşabilirsin. (İsra Suresi, 37)
(Lokman dedi ki)
İnsanlara yanağını çevirip ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. Yürüyüşünde orta bir yol tut,
sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı
gerçekten eşeklerin sesidir. (Lokman Suresi, 18-19)
Mümin, şeytanın
vasfı olan kibirden mümkün olduğunca sakınmalı ve bunun için büyük bir dikkat
sarf etmelidir. Aksi takdirde ecir kaybına uğrar, imanı büyük bir tehlike içine
girer.
Şeytanın etkisi
farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Örneğin bir insan İslam'a büyük hizmetlerde
bulunmuş olabilir. Ama bu hizmet, yalnızca kendisine Allah tarafından
lütfedilmiş bir ecir kazanma imkanıdır. Kişi Allah'ın kontrolü dışında, kendi
başına bir hareket yapamayacağı için, herhangi bir başarısıyla övünmesi söz
konusu olamaz. Bunun tersini yapanlara Kuran'da çok büyük bir tehdit vardır:
Getirdikleriyle
sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı)
sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır.
(Al-i İmran Suresi, 188)
Nitekim sahip olduğu
zenginliği kendi kişisel özelliklerinin bir sonucu sayan ve "bu,
bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir" (Kasas Suresi, 78) diyen Karun, Allah
tarafından şiddetli bir cezaya çarptırılmıştır.
Şeytan kibir telkini
vererek aynı zamanda müminler arasındaki huzuru bozmaya çalışır. Çünkü kibir
yalnızca Allah katında değil müminler arasında da hoşa gitmeyen bir ahlak
zayıflığıdır ve bu tür bir tavra sahip bir insan onları son derece rahatsız
eder.
Şeytanın kendisini
fark ettirmeden, insana çok sinsice yaklaşacağı unutulmamalıdır. Şeytanın
acelesi de yoktur. Kendini üstün görme telkinini, uzun vadede, birçok farklı
olay için yavaş yavaş yapar. Eğer kişi bu yönteme
karşı çok uyanık olmazsa, bu telkinlerin etkisi zamanla katlanarak büyür.
Örneğin kazanılan küçük bir başarının ardından şeytan mutlaka telkin yapmak
isteyecektir. Eğer kişi, başarının tek sahibinin Allah olduğunu kalben
hissetmezse, şeytanın fısıltısını da kendi teşhisi zanneder ve başarı sahibinin
kendisi olduğuna zamanla yürekten inanır.
Şeytan başka
taktikler de izler. Örneğin bir mümin hata yapabilir. Böyle bir durumda diğer
müminlere düşen, hatayı yapan mümine şefkatle yaklaşmak ve o müminin de
kendileri gibi aslında aciz bir kul olduğunu unutmamaktır. Çünkü şeytan, hata
sahibine karşı öfke duymayı veya onu küçük görmeyi telkin eder. Bir mümini
yaptığı hatadan veya başka bir sebepten dolayı içten içe küçük gören kişi,
kendini üstün görme fısıltısının etkisi altında kalmaya başlamıştır.
Bu ruh hali devam
ederse kibir insanın kişiliğine yerleşir ve diğer müminlere karşı şefkat ve
merhamet duygusu azalır. Artık yalnızca kendi bildiğini okuyan, kendi başına
buyruk, aklını diğer müminlerin akıllarından üstün gören bir insan ortaya
çıkar. Kişinin içindeki kendini üstün görme fısıltısı sesini yükseltir ve o,
bunun kendi üstün teşhislerinden biri daha olduğunu zanneder. Bu psikolojiye
giren kimsenin imanında zamanla çok ciddi yaralar oluşur. Bir süre sonra kalbi,
Kuran'da da bildirildiği gibi, Allah'ın ayetlerine karşı duyarsızlaşır:
Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı
zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir
olmayan)lar iman eder. (Secde Suresi, 15)
Ayetten anlaşıldığı
üzere, ancak büyüklük taslamayan kimseler, Allah'ın ayetlerine iman
edebilirler. Kendisini üstün görüp kibirlenen bir kimsenin ayetleri gerektiği
gibi anlaması ise imkansızdır.
Gösteriş
İçin İbadet Etmeye Teşvik Eder
Dünya hayatının en
aldatıcı tuzaklarından biri, insanların birbirlerine gösteriş yapma ve sahip
olduklarıyla övünme tutkusudur.
Gösteriş yapmanın şekli
insanın içinde bulunduğu ortama göre değişir. Paranın ön planda olduğu bir
ortamda zenginlik, saygınlığın geçerli olduğu bir toplulukta makam övünme
konusudur. Şeytan bu tutkuyu dindarlığın ön planda olduğu topluluklarda da
kullanır. Kalbinde iman olmayan kimseler için ibadet etmek, Allah'ın rızasını
kazanmak için değil, dindar toplulukta itibar elde etmek için yapılan bir
harekettir. Kuran bu tür kimselerden şöyle bahseder:
İşte
(şu) namaz kılanların vay haline,
Ki
onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar
gösteriş yapmaktadırlar. (Maun Suresi, 4-6)
Şeytanın gerçek
amacından saptırıp bir gösteriş aracı haline getirebileceği önemli ibadetlerden
biri "infak"tır, yani insanın malını Allah yolunda harcaması. Bu
ibadeti yaparken Allah'ın rızasını aramak yerine, insanların hoşnutluğunu
gözeten kimseler aslında şeytana arkadaş olmuşlardır:
Ve
onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret
gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır
o. (Nisa Suresi, 38)
İnfak, mümine
arınması ve ahiretini kazanması için tanınmış en önemli fırsatlardan biridir.
Böylesine önemli bir ibadete, şeytanın pisliği —gösteriş yapma— karışırsa,
müminin ihtiyacı olan arınma gerçekleşmez, ahiret için çok önemli olan bir
fırsat kaçırılmış olur. Bu yüzden mümin olan bir kimse, infak ederken, şeytana
karşı çok uyanık olmalı, her ibadetini olduğu gibi bunu da yalnızca Allah'ın
rızası için halis bir niyetle yapmalıdır. Kuran müminleri bu konuda şöyle
uyarır:
Ey iman edenler,
Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş
olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı
geçersiz kılmayın. (Bakara Suresi,
264)
Ayetlerden
Uzaklaştırmaya Çalışır
Allah'ın kitabına tabi
olmak büyük bir sorumluluktur. Böylesine önemli bir sorumluluğu ihmal etmenin
cezası da aynı derecede şiddetli olur. İnsanın böyle bir cezaya çarptırılması
ise bilindiği gibi şeytanın en büyük amacıdır.
Şeytanın etkisiyle
Kuran'dan uzaklaşan bir kimse, gerçekte Allah'tan uzaklaşmış olur. Çünkü Kuran,
Allah'ın sözüdür. Hem müminlerin hidayete ermelerini sağlayan, hem de onlara
ömür boyu yol gösterici olan bir 'nur'dur.
Kuran'dan
uzaklaşmak, Kuran'a tabi olmuş kimseleri —müminleri— tehdit eden bir tehlikedir.
Çünkü müşrikler ve kafirler zaten Kuran'dan tamamen gaflet içindedirler.
Ayetlere karşı perdelenmiş oldukları için, Kuran'dan daha fazla uzaklaşmalarına
imkan yoktur. Fakat ayetler vesilesiyle iman eden ve ayetlerin bildirdiği
şekilde yaşayan müminler, Kuran'dan uzaklaşırlarsa, çok büyük bir tehlikeyle,
şeytanla yüz yüze kalırlar. Dahası bunun farkına varmadan, kendilerini hala
doğru yolda zannederek, şeytan tarafından kontrol altına alınırlar. Kuran'da bu
durum, şeytanın insanın üzerine kabuk gibi bağlanması olarak ifade edilmiştir:
Kim
Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun
"üzerini kabukla bağlattırırız"; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Gerçekten
bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin
gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf Suresi, 36-37)
Böyle bir gaflete de
ancak, ahireti terk edip dünyevi çıkarlara yönelen, nefsinin istekleri
doğrultusunda hareket eden biri dalabilir. Aslında Allah'ı değil, nefsini
tatmin etmeye yönelip şeytanın peşine takılan bu kimse, insandan çok hayvana
benzer. Çünkü hayvanın da, insanın da temel fiziksel ihtiyaçları (yemek, içmek,
cinsellik) ortaktır. İnsanı üstün yapan kendisini Yaratan'a bilinçli bir
biçimde kulluk etmesidir. İşte bu nedenle Kuran'da nefsinin hevasına uyan ve
bir zamanlar tabi olduğu ayetlerden uzaklaşan kimse, köpeğe benzetilir.
Onlara kendisine
ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış,
şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.
Eğer
biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere
saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan,
kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte
ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara
aktar. Ki düşünsünler. (Araf Suresi, 175-176)
Bir mümin yıllar
boyunca, birçok defa Kuran'ı okumuş olabilir. Ama bu onu şeytanın oyunlarından
müstağni kılmaz. Şeytan birçok oyunla karşısına çıkar. Müminin Kuran'ı inkar
etmeyeceğini bildiğinden, çeşitli hilelerle, müminleri günlük hayatlarında
Kuran'ın emrettiği yaşam tarzından uzaklaştırmaya çalışır.
Örneğin Kuran'da,
yaşanan ve yaşanacak her anın Allah tarafından bir kader çerçevesinde önceden
yaratıldığı bildirilmiştir. Bu bilgiye rağmen başına gelen olaylar karşısında
sıkıntılı, tevekkülsüz bir ruh hali sergilemek, Allah'ın ayetlerini gözardı
ederek hareket etmek anlamına gelir. Uzun süre bu ruh halinde kalan bir
kimsenin kalbi, Kuran'ın temiz ve berrak ruhunu yitirir ve giderek kararmaya
başlar. Sonunda bu kimse Kuran'dan etkilenmeyen, duyarsız bir hale gelir.
Kuran'ın emrettiği
gibi bir hayat sürme gayretindeki herkes bu tehlikeyle karşı karşıyadır. Her
kim olursa olsun, kendisine kitap verildikten sonra bu yükümlülüğü hakkıyla
yerine getiremezse, kalbi katılaşır. Kuran'da, daha önce kendilerine kitap
verilen ancak bu sorumluluğu taşıyamayan kimselerin durumu hatırlatılmaktadır:
İman edenlerin,
Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin "saygı ve korku ile
yumuşaması" zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap
verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de
katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı. (Hadid Suresi, 16)
Allah müminlere,
şeytanın bu oyununa düşmemeleri için Kuran'a sımsıkı sarılmalarını emreder.
Çünkü Kuran hayatının her anında mümine yol gösterici olacak bir kılavuzdur.
Dahası müminler ayetleri yalnızca düzenli olarak okumakla değil, gün boyu akılda
tutmakla, üzerlerinde düşünmekle ve her olayda Kuran'la hükmetmekle
yükümlüdürler:
Evlerinizde
okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah,
latiftir, haberdar olandır. (Ahzab Suresi, 34)
Kendilerine
verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır...
(Bakara Suresi, 121)
Unutkanlık
ve Dalgınlık
Unutkanlık vermek
şeytanın çok sık kullandığı fakat insanlar tarafından fazla fark edilmeyen bir
yöntemdir. Şeytan bu telkini farklı konumlardaki insanlar için, farklı
taktiklerle kullanır.
Örneğin yaşamlarını
dinden uzak geçiren kimselere verdiği unutkanlık ve dalgınlık, klasik anlamdaki
unutkanlık veya bir anlık göz dalması değildir. Şeytanın gerçek anlamda
unutkanlık verdiği bu kimseler, 60-70 yıllık bir ömrü Allah'ı ve ahireti
unutarak boş ve yararsız uğraşlar içinde geçirirler. Allah'ın ahireti
hatırlatmak için yeryüzünde yarattığı hikmet ve ibretleri kavrayamazlar. Neden
ve nasıl yaratıldıkları sorusunun hiçbir önemi yoktur. Şeytan onlara, iyiliği,
hayrı, en önemlisi kendilerini yaratanı, O'nu anmayı ve her şeyin kontrolünün
O'nda olduğunu unutturur. Ölüm, kader ve ahireti hiç düşündürtmez.
Aynı şekilde
münafıklar da şeytan tarafından çepeçevre kuşatıldıklarından, Allah'ın
varlığını ve O'nun zikrini unuturlar. Kuran'da münafıkların içinde bulundukları
durum şöyle haber verilir:
Şeytan onları
sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte
onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana
uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)
Şeytanın unutkanlık
vermeye çalıştığı bir diğer grup müminlerdir. Ancak bu unutkanlık müşriklere ve
münafıklara verdiği unutkanlıktan daha farklıdır. Şeytan büyük-küçük ayırt
etmeden müminlerin sorumlu oldukları her konuda unutkanlık vermek ister. Çünkü
her insan dünya hayatının her anında, Kuran'ın emrettiği hayatı yaşama
konusunda denenmektedir. Bu yüzden insanın her an şuurlu ve uyanık olması ve
yaşadığı her an, Allah'ın rızasını araması gerekir.
Kuran'da şeytanın
müminlere vermeye çalıştığı bazı unutkanlıklardan örnekler verilmiştir.
Bunlardan biri, ayetler hakkında "alaylı tartışmalara" dalanlarla
aynı ortamda bulunmaktır. Allah müminleri böyle bir ortamdan sakındırır ve
şeytanın unutturucu etkisine karşı uyarır:
Ayetlerimiz
konusunda "alaylı tartışmalara dalanlar:" —onlar bir başka söze geçinceye kadar— onlardan yüz çevir. Şeytan sana
unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla
beraber oturma. (En'am Suresi, 68)
Bir başka hüküm ise
bir şeyi yaparken, onun ancak Allah'ın dilemesiyle mümkün olacağını anmaktır:
Hiçbir şey hakkında:
"Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme.
Ancak: "Allah
dilerse" (inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki:
"Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya
yöneltip-iletir." (Kehf Suresi,
23-24)
Bu konuya bir başka
örnek Hz. Musa kıssasında verilmiştir. Ayette, Hz. Musa ile beraber yolculuk
eden genç yardımcısı, yanlarına aldıkları balığı unuttuğunu fark edince, bunun
sorumlusunun şeytan olduğunu belirtir:
(Genç-yardımcısı)
Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu
hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde
kendi yolunu tuttu." (Kehf Suresi, 63)
Mümin unutkanlığa ve
buna yol açan faktörlere karşı çok dikkatli olmalıdır. Müminin yaşamında
dalgınlıklara, aklı örten hayali senaryolara ve boş hayallere dalıp gitmeye yer
yoktur. Çünkü bu karakterde bir insan Allah yolunda ciddi bir çaba harcayamaz.
Kendisini dünyanın aldatıcılığına kaptırıp, gerçek görevini, varlığının tek
nedenini, Allah'a kul olmayı unutur:
Ey iman edenler,
Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan
korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Kendileri Allah'ı
unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın.
İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
Unutkan ve dalgın
bir yapıya önlem olarak, müminler Allah'ı, Allah korkusunu ve Allah rızasını,
cenneti, cehennemi, dünya hayatının geçiciliğini daima düşünerek
unutmamalıdırlar. Çünkü insan bu gerçekleri aklında tutmadıkça, şeytana karşı
korumasız kalır.
Duygusallık
Telkini
Duygusallık, insanın
duygularının Kuran'ın belirttiği doğrultunun dışına taşarak Kuran'ın sınırları
içinde yönlendirilmemesi, bunların kişinin karar ve davranışlarını kontrol
altına alması ve kişiyi aklın yerine duyguların yönetmesi demektir.
Duygusal davranan
bir kimsenin hareketlerinde akıl yoktur. Herşey o
anki ruh haline göre gelişir. Kişinin sabrı, adaleti, davranışları, aldığı
kararlar, verdiği tepkilerin tamamı duygular tarafından yönlendirilir. Ani ve
birbirini tutmayan kararlar şeytanın küçük müdahaleleriyle kolayca verilir.
Çoğu zaman bu kararları pişmanlık izler. Duygusal insanların ömürleri sonradan
pişman olunan birçok kararla doludur.
Halbuki müminin
sahip olduğu akılda, denge ve açık bir şuur vardır. Hareketlerin tamamı
Allah'ın kuralları çerçevesinde yapılır.
Akılcı hareket eden insan, seçimini, ahiret gününde Allah'ın karşısında
vereceği hesabı düşünerek yapar. Şartlar ne olursa olsun Kuran doğrultusunda,
taviz vermeden hareket eder.
Şeytan, kimi zaman
müminlere de duygusallık telkini yaparak yaklaşmayı dener.
Detaylara
Daldırır
Mümin Allah rızasını
kazanmak için en sağlıklı ve doğru yolları seçmelidir. Boş işlerle hiç vakit
kaybetmez. "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle)
yorulmaya-devam et" (İnşirah Suresi, 7) ayetine uyarak, üzerine aldığı
her salih ameli bir an önce bitirip bir yenisine geçer.
Fakat insan yaptığı
işi Allah rızasını gözetmeden yapıyorsa, şeytanın pek fark edilmeyen bir
oyununa karşı korumasız düşer. Bu oyun insanları gereksiz detaylara
daldırmaktır. Bu tuzağa düşen kişi, kafası karmakarışık, binbir
türlü detaya takılmış, esas amaçtan tamamen uzaklaşmış, hatta ne yapması
gerektiğini bile hatırlayamayan bir hale gelir.
Allah Kuran'da buna
örnek olarak Hz. Musa'yla ilgili bir kıssadan bahsetmiştir. Hz. Musa kendi
kavmine, yani İsrailoğullarına, Allah'ın onlardan bir
sığır kesmelerini istediğini haber verir. Buna karşın kavmi sığır hakkında
gereksiz birçok ayrıntı sorup, ibadeti bir türlü yerine getirmez. Ancak
istedikleri bütün ayrıntıları öğrendiklerinde "...Şimdi gerçeği
getirdin.." derler. Fakat bu ibadetin amacından nasıl uzaklaştığı ve
kavmin neredeyse Allah'ın emrini yerine getirmeyeceği daha sonraki ayette
belirtilir: "Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu)
yapmayacaklardı." (Bakara Suresi, 71)
Bu arada İsrailoğullarının kendilerine sığır kesme emrini getiren
Hz. Musa'ya söyledikleri "bizi alaya mı alıyorsun?" (Bakara
Suresi, 67) şeklindeki küstahça söz de, o anda imandan çok inkara, yani
şeytana yakın olduklarını göstermektedir.
Bu mantığın altında
şeytanın yukarıda bahsedilen hilesi yatmaktadır. Sığır kesmek gibi basit bir
olayı detaylara boğup zorlaştıran şeytan, neredeyse ibadetin yapılmasını
engellemeyi başaracak hale gelir. Günümüzde büyük bir kitlenin din anlayışı,
şeytanın bu etkisiyle şekillenmiştir. Birçok insan Allah'ın dini adı altında
detaylara boğulmuş, Kuran'dan uzak bir din yaşamaktadır.
İsrafa
Teşvik Eder
İsraf etmek cahiliye toplumunun önemli bir özelliğidir. Sınır tanımaz
bir şekilde para harcayıp sonra bununla övünmek küfür için bir prestij
kaynağıdır:
O: "Yığınla mal
tüketip-yok ettim" diyor.
Kendisini hiç
kimsenin görmediğini mi sanıyor? (Beled Suresi, 6-7)
Oysa israf Allah
tarafından kesin olarak yasaklanmış, çirkin bir davranıştır. Hatta israf
edenler için ayette "şeytanın kardeşi" ifadesi kullanılmaktadır. O
halde şeytanın en büyük düşmanı olan müminlerin bu konu üzerinde özel bir
titizlik göstermeleri gerekir.Allah bir ayetinde şöyle bildirir:
...İsraf ederek saçıp-savurma.
Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine
karşı nankördür. (İsra Suresi, 26-27)
Bu tehlikeden
korunması için müminin dikkat etmesi gereken bir nokta vardır. Mümin canını ve
malını cennet karşılığında sattığını (Tevbe Suresi, 111) hiçbir zaman
unutmamalıdır. Böyle bir ticareti kabul ettikten sonra malının bir kısmını
Allah yolu dışında bir amaç için harcayamaz. Çünkü israf öncelikle, ahiret
dışında bir başka amaç için harcama yapmakla olur.
Mümin sahip olduğu herşeyle ahirete yönelmek zorundadır. Sahip olduğu her mal
daha çok ecir kazanması için bir fırsattır. Bu fırsatı geri tepmek, ahiret
yerine dünya hayatına razı olmak demektir. Allah müminleri meşru ve helal
nimetlerden faydalanmaya teşvik ederken, israf etmemeleri için uyarılarda
bulunmuştur:
...İsraf etmeyin.
Çünkü O, israf edenleri sevmez. (En'am Suresi,141)
Ey
Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi
takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf
Suresi, 31)
Şeytanın İnsanı Saptırmak İçin
Kullandığı Araçlar************
Kuran'da şeytanın
özel olarak kullandığı bazı kötü alışkanlıklar olduğundan bahsedilir ve
müminler bunlara karşı uyarılırlar. İçki, kumar ve falla uğraşmak şeytanın
insanları saptırmak için kullandığı malzemelerdir:
Ey iman edenler,
içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan
pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki
kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 90)
Ancak burada önemli
olan şeytanın bu araçları hangi sonuca ulaşmak için kullandığıdır. Çünkü
ayetlerde esas dikkat çekilen şeytanın amacıdır. Bu amaç bir sonraki ayette
bildirilir; müminler arasına düşmanlık sokmak, onları Allah'ı anmaktan ve
namazdan alıkoymak.
Gerçekten şeytan,
içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve
namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi, 91)
4-Şeytanın Etkisinin Farkına Varmayan
Topluluk: Cahiliye Toplumu
Cahiliye toplumu, şeytanın gücünün
ve kendileri üzerindeki etkisinin farkında değildir. Bu insanlara göre şeytan,
günlük hayatta etkisi olmayan bir kötülük sembolüdür. Yalnızca büyük suçlara
teşvik eder. Büyük günahlar işleyen caniler ve katiller şeytanın etkisinde olan
"cehennemliklerdir". Onlara göre diğer insanlar, örneğin kendi
halinde bir ev kadını veya bir öğrenci şeytandan uzaktır. Cinnet geçirip
çocuklarını kesen bir anne şeytana uymuştur da, binbir
güçlükle çocuklarını okutan bir annenin şeytanla ilgisi yoktur. İbadetlerini tam
olarak yapmasalar da bu kişilerin "kalpleri temiz"dir. Kimsenin
parasında pulunda gözleri olmayan, kimseye "kötülükleri",
"zararları" dokunmayan insanlardır. Cinayet işlemedikleri, haram para
yemedikleri için de eninde sonunda cennete gireceklerdir. Yine aynı mantığa
göre şeytanın ordusu da, kan içen, insanları kurban eden, ancak korku
filmlerinde rastlanacak olan sapık ruhlu kimselerdir. "Cehennemlik"
olan bu kimseler ruhlarını tamamen şeytana satmış, yeryüzünün gerçek
"kötüleridir". Zaten cehennem de yalnızca bu kadar "kötü"
insanlar için vardır.
Cahiliye toplumuna hakim
olan bu aldatıcı mantık şeytanın işini kolaylaştırır. Çünkü kimseye zararları
olmadığı için, kendilerini cennetlik gören bu kimseler, şeytanın kolayca
hükmettiği, onun kontrolündeki en büyük kitleyi oluştururlar. Ölecekleri ve
cehenneme gidecekleri güne kadar, şeytanın telkinleri altında kendi kendilerini
kandırırlar. Kuran'dan öğrendiğimize göre bu insanlar, gerçek konumlarını ancak
ahiret günü görürler ve buna kendileri bile inanamazlar:
(Bundan) Sonra
onların: "Rabbimiz olan Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden
değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı). (En'am
Suresi, 23)
Şeytanın esas amacı
insanları Allah'ın istediği şekilde yaşamaktan alıkoymak, Kuran'ın emirlerinden
uzak tutmak ve Allah'ın sınırlarını çiğnetmektir. İnsanın şeytana uyması için
ille de cinayetler işlemesi, katliamlar yapması, kan içmesi, şeytana tapılan
ayinlere katılması gerekmez. Allah'ın kesin olarak emrettiği ibadetlerini
yapmayan ama kendisini "temiz kalpli" gören veya "mesleğiyle
insanlara hizmet ettiğini, dolayısıyla ibadet etmiş olduğunu" düşünen
kimse, zaten şeytanın istediği konuma düşmüştür.
Kuran'ın
bildirdiğine göre, şeytanın istediği gibi yaşayan bu kişiler oldukça büyük bir
kitleyi oluştururlar. Sayıları çok az olan iman eden bir grup şeytanın
etkisinden uzaktır:
Andolsun, İblis,
kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup
dışında, ona uymuş oldular. (Sebe Suresi, 20)
Eğer insan biraz
dikkat ederse, kendi çevresinin şeytanın bu sessiz ordusuyla kuşatılmış
olduğunu görür. Bu sessiz ama itaatli askerler, çok farklı karakterlerde ortaya
çıkabilirler. Bunlardan biri insanın annesi, babası, karısı, kocası, arkadaşı
—hatta kendisi— olabilir. Bunu öğrenmenin tek yolu, insanı da, şeytanı da
yaratan Allah'ın indirdiği Kuran'a başvurmaktır. "Bence", "bana
göre", "kanaatimce" gibi sözlerle başlayan felsefi yorumların
hiçbir önemi yoktur. Tek kıstas Kuran'dır. Bir insan Kuran'ın gösterdiği, yani
Allah'ın istediği gibi yaşamıyorsa, o zaman şeytanın istediği gibi yaşıyordur.
Bu gerçeğin farkında olmasa da, bunu kabullenmek istemese de sonuç değişmez.
Allah'ın emrettiği gibi yaşamayan kimse, şeytanla beraber cehennem ateşinin
içine atılır. Mahşer günü cehenneme atılanlar Kuran'da şöyle anlatılır:
Artık onlar ve
azgınlar onun içine dökülüverilmiştir. Ve iblis'in
bütün orduları da. (Şuara Suresi, 94-95)
Bu kimseler şeytanın
esiri olduklarının farkında olmadıkları için, kolaylıkla onun tarafından
yönlendirilebilirler. Şeytanın kendilerine benimsettiği hayat tarzını hiç
sorgulamadan kabullenerek, 60-70 senelik ömürlerini bir hiç uğruna harcarlar.
Bu hayat tarzının detayları kişilerin sosyal statülerine göre farklılık
gösterse de, genel olarak ana ilke aynıdır ve ahireti, Allah'ı düşünmeden, hiç
ölmeyecekmiş gibi dünya hayatı için çalışmak.
İnsanların çoğu
yıllarca akademik veya mesleki eğitim görür, daha iyi bir hayat, daha yüksek
bir mevki için her gün çalışır, sonra sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi
bir gün gelir ölürler. Kısa bir süre sonra unutulurlar, yerleri başkaları
tarafından doldurulur. Ölüm anından sonra ne kazanılan paraların, ne sosyal
statünün, ne elde edilen yaşam standartının, ne de
geride bırakılan ailenin bir değeri kalmaz, verilen hayatın süresi bitmiştir.
Ama insanlar karşılaşmaları kesin olan tek gerçeği, ölümü düşünmeden, bunun
için bir çaba harcamadan — "dini" günlerde vicdanlarını rahatlatmak
veya sosyal bir çevreye uymak için yapılan ibadetler hariç— kendilerine tanınan
bu süreyi pervasızca harcarlar.
Bu kimseler, adeta
şeytana kulluk ederler ve şeytan onların bedenleriyle kendi "dinini"
(yani felsefe ve sistemini) yayar. Bu insanların dilleri, gözleri, derileri
şeytana hizmet eder, şeytan bir değil milyarlarca gözden bakar ve milyarlarca
kulaktan duyar. Konuşmalarda, Kurani mantık ve akıl kalkıp yerini şeytanın
konuşmaları alır. Şeytan, dil, ırk, milliyet fark etmeden bütün dünyadaki
insanları kendi dininin tebliği için kullanır.
Kısacası şeytan bu
insanların bütün benliklerini kendisi için kullanır. Bunu yaparken de halkın
zannettiği gibi korkunç bir görüntüyle rüyalarına girerek veya filmlerdeki gibi
kişinin yapamayacağı uç bir hareketi ona yaptırmayı başararak değil, sadece onu
adeta "kabuk gibi sararak" yani "o kişinin kendi olarak"
bunu yapar. İşte, şeytanla bu insanlar arasındaki müthiş benzerliğin nedeni de
budur. Kuran bu kimselerle şeytan arasındaki yakın bağı kardeşik
olarak belirtmiştir:
(Şeytan'ın)
Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (A'raf
Suresi, 202)
Şeytan o kişinin
bilinçaltına girer ve onun bedenindeki her noktaya hükmeder. Rahmani düşüncenin
girişini engeller. Artık şeytan ilhamına aralıksız devam edebilecek güçtedir.
Şeytanın ruhlarını
ele geçirip bedenlerine hakim olduğu bu insanlar, Allah'ın yolundan, rahmani
işlerden insanları alıkoymak için şeytanla aynı metodları
kullanırlar. Tıpkı şeytan gibi rahmani vahyin akıllardaki etkisini yok etmek,
insanların vicdanlı davranmasını sağlayan her türlü şeyi onlara unutturmak gibi
binbir türlü tuzak kurarak şeytanın dinini yayarlar.
Bu noktada artık şeytan ve onun etkisi altındakiler gibi bir kavram da
kalkmıştır. Çünkü bu bahsi geçenlerin kendileri birer şeytan olmuştur. Adeta
beden bulmuş şeytanlar söz konusudur.
Müminler Kuran'ın birçok
ayetinde şeytanın dostlarına karşı uyarılmışlardır. Bu insanlar toplumun çok
farklı kesimlerinden gelirler. Kimi sanayici, öğretmen, doktor, kimi de işçi,
öğrenci olabilir. Şeytanın istediği dini yaşayan bu insanların sosyal olarak
hiçbir ortak yönleri de olmayabilir. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardır,
hak din yani Kuran'daki gerçek dinden kesin olarak uzaktırlar. Farklı
özellikler gösteren, ancak tümü şeytanın kontrolünde olan cahiliye
fertlerini belli başlı başlıklar altında inceleyebiliriz.
Peygamberlerin
Düşmanları
Hidayet ve hak din
ile gelen her elçinin, insanlardan ve cinlerden bir grup şeytan düşmanı olacağı
Kuran'da bildirilir. Cin şeytanlar saptırmak amacıyla insanların kalplerine
fısıltılarda bulunurlar. Bu şeytanlardan insan olanları, peygambere ve onunla
birlikte olan müminlere karşı düşmanlıklarıyla kendilerini belli ederler.
Peygambere karşı mücadele ederken, kendi benzerleri ile birleşir, kimi zaman
ortak faaliyetlerde bulunurlar. Bu ortaklık süresinde birbirlerini kışkırtır, süslü
ve kandırıcı cümlelerle müminlere karşı cesaretlendirmeye çalışırlar. Kuran bu
işbirliğini şöyle bildirir:
Böylece her
peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı
bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu
yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.
Bir de ahirete
inanmayanların kalpleri ona meyletsin de ondan (bu yaldızlı ve içi çarpık
sözlerden) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yüklenedursunlar. (En'am
Suresi, 112-113)
Ayette de
belirtildiği gibi, eğer Allah dileseydi bu şeytanlar peygambere düşmanlık
yapamaz, müminlere sıkıntı ve eziyet veremez, onlara karşı savaşamazlardı.
Ancak Allah'ın isteği ve izniyle bu varlıklar, Allah'ın dostlarının imtihan
edilmeleri, ahiretteki derecelerinin yükselmesi için gerekli ortamı
oluştururlar. Bu sayede müminler denemeden geçirilir, kalpleri temizlenir,
sabırları denenir. Ahirete inanmayan kimseler ise, şeytan vesilesiyle cehenneme
girmeleri için gerekli olan günahları yüklenirler. Allah'ın dilemesi dışında
hareket edemeyen şeytan, müminler ile kafirleri birbirlerinden ayırmak için, Allah tarafından belirlenmiş bir görevlidir.
Şeytanın
Kışkırttığı İnkarcılar
İnkarcıların
azgınlıklarının, müminlere karşı olan düşmanlık ve saldırganlıklarının
ardındaki en önemli unsur şeytanın kışkırtmalarıdır. Kuran'da şöyle denir:
Görmedin mi, biz
gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip
kışkırtıyorlar. (Meryem Suresi, 83)
....Gerçekten şeytanlar,
sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar...
(En'am Suresi, 121)
Şeytan bu
kışkırtmaları müminlerin aleyhine yapar. Müşrikleri ve kafirleri kimi zaman
atalarının dini adına, kimi zaman ırkçılıkla, kimi zaman da maddi çıkarlar
uğruna müminlere saldırmaya teşvik eder. Yüzyıllar boyu hak dinin karşısına
dikilen her inkarcının ortak özelliği, şeytan tarafından kışkırtılmış
olmasıdır.
Bu saldırılar sözle
olabileceği gibi, öldürme amacıyla fiili olarak da gerçekleşebilir. Bir ayet,
inkarcıların Allah'ın elçisine karşı giriştikleri hareketi şöyle bildirmiştir:
Hani o inkar
edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak
kuruyorlardı... (Enfal Suresi, 30)
Şeytanın inkarcılar
üzerindeki telkini o kadar güçlüdür ki bu insanlar gerektiğinde ölümü göze
alarak elçi ve müminler aleyhine faaliyetlerini sürdürürler. Buna en açık
örneklerden biri de, müminlere karşı açılan savaşları anlatan ayetlerde
görülür. Şeytan savaş öncesinde, kafirleri müminler aleyhine kışkırtır ve
müminlere karşı savaşmayı onlara çekici gösterir. Hatta kafirleri kendilerini
yenebilecek hiçbir ordu bulunmadığına inandırarak iyice tahrik eder. Ancak iki
ordu karşılaştıklarında şeytan kendisine inananları yüz üstü bırakır:
O zaman şeytan
onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan
bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne
zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde
geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi
görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile)
sonuçlandırması pek şiddetli olandır. (Enfal Suresi, 48)
Çünkü şeytan
gerçekte insanlardan hiçbirinin iyiliğini istemez. Bu yüzden mümin olsun kafir
olsun herkesin cehenneme gitmesine uğraşır. Kendisini dost gibi göstermesi ise
insanları birbirine düşürmek, fitne ve bozgunculuk çıkarmak için kullandığı bir
taktiktir. Amacına ulaştıktan sonra kendisini dost edinenleri —her kim
olurlarsa olsunlar— yüzüstü bırakır.
Şeytan tarafından
kışkırtılmış bir başka inkarcı örneği ırkçılardır. Dünyanın her neresinde
olursa olsun, ırkçı bir insan ya da topluluk —hiçbir tutarlı gerekçesi
olmaksızın— kendisini diğer insanlardan üstün görür. Bu insanlarda kışkırtılmış
bir öfke vardır. Çoğu zaman şeytanın kışkırtmasının kuvvetiyle, ne uğruna
olduğunu kendileri bile tam olarak bilmeden hayatlarını ortaya koyarlar.
Kuran'da ırkçıların hareketlerindeki öfke ve kışkırtılmışlığa özel olarak
dikkat çekilmiştir:
Hani o inkar
edenler, kendi kalplerinde, "öfkeli soy koruyuculuğu"nu (hamiyeti), cahiliyenin "öfkeli soy koruyuculuğunu"
kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü'minlerin
üzerine (kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu" indirdi ve onları
"takva sözü" üzerinde "kararlılıkla ayakta tuttu." Zaten
onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (Fetih
Suresi, 26)
Irkçıların
kendilerini üstün görerek, diğer insanlara karşı nefret beslemeleri, şeytanın
daha önce değindiğimiz bir başka özelliğini hatırlatır. Kendisini Hz. Adem'den
üstün gördüğü için ona nefret besleyen şeytanın buradaki zihniyeti, ırkçıların
temel yaşam ilkesi olarak ortaya çıkar. Irkçı toplumların kendilerini üstün
görme saplantılarının altında, kendi fiziksel yapılarını, geçmişlerini,
atalarını, soylarını üstün görmeleri yatar. Soyunu öne sürerek diğer
insanlardan daha üstün olduğunu iddia etmek, dikkat edilirse şeytanın ateşin
çamurdan üstün olduğu iddiasıyla paralel bir mantıktır.
Şeytanın, Sapkınlıklarını Süslü
Gösterdiği İnsanlar
İnkarcılar ve
müşrikler hak din yerine tercih ettikleri batıl dine tutkuyla bağlanırlar.
Hangi ideoloji veya fikir olursa olsun, bu batıl dinlere inananlar aslında
şeytanın kendilerine süsleyip çekici gibi gösterdiği cehennem yoluna tabi
olurlar.
Şeytanın
süsleyiciliği inkarcılar için o kadar etkilidir ki, bu süse kananlar doğru
yolda olduklarını zannederek sapıklığa tutkuyla bağlanırlar. Kuran'da şeytanın
süsleyip çekici kıldığı bir dinin, Hz. Süleyman devrindeki insanları nasıl
etkisi altına aldığı şöyle bildirilir:
"Onu ve
kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken
buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan
alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar." (Neml Suresi, 24)
Ayette, güneşe tapan
bir topluluktan sözedilmekte ve şeytanın bu
sapkınlığı o insanlara süslü gösterdiği bildirilmektedir. Bugün insanlar güneşe
tapmasalar da, bir kişi veya ideolojiye körü körüne bağlanıp bu sistemin sözde
doğrularının takipçisi olurlar. Hz. Süleyman zamanında güneşe tapanlar ile,
bugün İslam'ı terk edip insanlar tarafından belirlenmiş ideolojilerin takipçisi
olanlar arasındaki benzerlik, her iki grubun da içinde bulundukları durumun
kendilerine şeytan tarafından süslü gösterilmiş olmasıdır.
Allah
Hakkında Bilgisizce Tartışanlar
Cahiliye toplumunun önde
gelenlerinin sık sık kullandıkları bir yöntem vardır.
Bu insanlar, hem kendilerini temize çıkarmak ve içinde bulundukları sapkın
durumu meşru göstermek, hem de kendilerine taraftar toplamak amacıyla din
hakkında olmadık yorumlar ve açıklamalar yaparlar. Kendilerini aydın olarak
nitelendiren bir grup önde gelen, bu taktiğe sık sık
başvurur.
Ortak özellikleri
kendilerini halktan üstün görmeleridir. Kendilerini o kadar beğenirler ki Allah
tarafından cezalandırılacaklarını bir türlü kabullenmezler. Allah'ın dininden
hem kaçar, hem de başkalarını alıkoyarlar. (En'am Suresi, 26) Dindar insanları
cahil, saf ve küçük görürler. Kendi kafalarına göre dini yorumlar yaparlar.
Bunların bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Allah, kimseye
zararı olmayan, kendi halinde birisine, üstelik insanlara yararlı bir kimseyse
niye azap versin? (Bu düşüncenin sahibi bilinçaltında kendisini temize
çıkarmaya çalışan birisidir.)
İslam sevgi dinidir,
insanları sevdiğin, onlar için birşeyler yaptığın
sürece, Allah'ı da sevmiş, ibadet etmiş olursun.
Çalışmak, insanlara
faydalı olmak, iş imkanı sağlamak en büyük ibadetlerdir.
Ben Allah'ı ve O'nun
yarattıklarını seviyorum. O'nun da beni sevdiğini biliyorum. İlla ki namaz
kılmaya, oruç tutmaya gerek yok. Kimseye bir zararım yokken Allah'ın beni
cehenneme atacağına inanmıyorum.
Bu gibi yorumlarla
kendi kafalarında uydurdukları dine, kendileri de inanarak bu sahte dinin
propagandasını yaparlar. İnsanları kendisine kulluk etmeleri için yaratan, her
şeyin tek sahibi olan Allah'a karşı nankörlük edip kendilerini bilmez bir
şekilde isyan etmiş olurlar. Bir Kuran ayetinde bu tip insanlar hakında şöyle denir:
İnsanlardan kimi,
hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında
tartışır-durur.
Allah'ın yolundan
saptırmak amacıyla "gururla salınıp-kasılarak" (bunu yapar); dünyada
onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Hac Suresi, 8-9)
İster sanatçı, ister
işadamı, ister politikacı, isterse sıradan bir insan olsun bu kimseler
kendileri gibi azgın ve kaypak olan şeytanın peşine düşmüşlerdir. Kuran ve
dinle hiçbir ilgisi olmayan, kendi fikir ve sistemlerini meşru göstermek için
dini alet eden ve tarihin her döneminde ortaya çıkan bu insanların hepsi
aslında şeytanın yolunu izlerler. Kuran'da bu insanlar şöyle haber verilir:
İnsanlardan kimi,
Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının
peşine düşer.
Ona yazılmıştır:
"Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu
çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)
Kuran'a Şeytanın Müdahalesi
Olduğunu Düşünenler
Sayıları çok az da
olsa bazı sapkın kimseler, fitne çıkarmak ve bilgisiz insanları İslam'dan
uzaklaştırmak amacıyla Kuran vahyine cinlerin ve şeytanın sözlerinin
karıştığını öne sürmüşlerdir. Bu sapkınların en tanınanı, ünlü Şeytan Ayetleri
kitabının yazarı Salman Rüşti'dir.
Aynı sapkın inanış,
peygamber dönemindeki cahiliye toplumunda da
bulunmaktaydı. Hatta o dönemdeki müşrikler peygamberi kahinlik ve mecnunlukla
suçlamışlardır. (Tur Suresi, 29) Çünkü kahinlerin cinlerden ve şeytandan haber
alan, onların etkisi altına giren kimseler olduklarına inanılırdı. (Mecnun,
"cinlenmiş" demektir.) Yine aynı mantık içinde peygamberi
mecnunlukla, yani cinlenmiş bir deli olmakla itham edenler de olmuştur. Bütün
bu sapkın inkarcılara en güzel cevap yine Kuran'da verilir:
O (Kuran) da
kovulmuş şeytanın sözü değildir. (Tekvir Suresi, 25)
Onu (Kuran'ı)
şeytanlar indirmemiştir.
Bu, onlara yaraşmaz
ve güç de yetiremezler. (Şuara Suresi, 210-211)
Ayetin devamında,
şeytanların Allah'ın vahyini dinlemelerinin yasaklandığı ve önlendiği
bildirilir:
Çünkü onlar, (vahyedileni) işitmekten kesin olarak uzak tutulmuşlardır. (Şuara Suresi, 212)
Göğün sınırları da
şeytanlardan korunmuştur, bu sınırlara yaklaşıp kulak hırsızlığı yapmaya
kalkanlar (gizlice dinleyip haber almaya çalışanlar), o anda ateşle
cezalandırılırlar. (Hicr Suresi, 17-18)
Bilindiği gibi
şeytan bir cindir ve cinlerin ilahi vahyi dinlememeleri için çok sert tedbirler
alınmıştır. Bu engel Cin Suresi'nde, cinlerin ağzından şöyle bildirilmiştir:
Doğrusu biz göğü
yokladık; fakat onu güçlü koruyucular ve şihablarla
kaplı (doldurulmuş) bulduk.
Oysa gerçekte biz,
dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa,
(hemen) kendisini izleyen bir şihab bulur. (Cin
Suresi, 8-9)
Şeytan Gerçeği Tersyüz Edenlere İner
Kuran'da, şeytanın
üzerlerine indiği ve etkisi altına aldığı kimselerden söz edilir. Bu kimselerin
belirgin özelliği olarak da, yalancı ve günaha düşkün olduklarından
bahsedilmiştir. Farkında olarak veya olmayarak, bu insanlar şeytana kulak
verir, onun talimatları doğrultusunda hareket ederler. Kuran'da bu konuda şöyle
denir:
Şeytanların kimlere
inmekte olduklarını size haber vereyim mi?
Onlar, "gerçeği
ters yüz eden", günaha düşkün olan her yalancıya inerler.
Bunlar (şeytanlara)
kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (Şuara
Suresi, 221-223)
Bu ayetlerin hemen
ardından Kuran'ın indiği dönemdeki şairlerden bahsedilmesi dikkat çekicidir:
Şairler ise;
gerçekten onlara azgın-sapıklar uyar.
Görmedin mi; onlar,
her bir vadide vehmedip duruyorlar, ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri
söylüyorlar. (Şuara Suresi, 224-226)
Mekke dönemde
şairler toplumu yönlendirme, etkileme ve gündem belirleme vasfına sahip
insanlardı. Yazdıkları şiirler ağızdan ağıza hızla
yayıldığından, bu insanlar bir nevi haber kaynağı işlevi görüyorlardı. Ancak bu
şairlerden çoğu yeteneklerini İslam aleyhine kullanıyor, insanları hak dinden
uzaklaştırmaya çalışıyorlardı.
Ayetten
anlaşıldığına göre halkı kandırmak için kullandıkları yollardan biri de,
insanlara boş vaadlerde bulunmaktı. Boş vaadde bulunmanın şeytanın kullandığı temel bir yöntem
olduğu hatırlanırsa (Nisa Suresi, 120; İbrahim Suresi, 22) bu çevrelerle şeytan
arasındaki ilişki bir kez daha ortaya çıkar.
Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, söz konusu durumda, teknik bir kaç
ayrıntı dışında bir değişiklik olmamıştır. Şairlerin yerini din karşıtı belirli
güç odakları ve bunların güdümündeki bazı kişi ve kuruluşlar almıştır. Boş vaadler, halkın gözünü boyama, aldatma, gerçekleri
olduğundan farklı gösterme gibi yöntemler de bu çevrelerin en çok başvurdukları
yollardır. Yalan haberlerle gerçekler ters yüz edilmekte, Allah'ın yolundan
insanları alıkoymak için her çeşit günahın propagandası, dünya tarihinin hiçbir
döneminde olmadığı kadar yoğun ve kapsamlı yapılmaktadır. Müslümanları
karalama, onlara iftiralar atma, İslam'ı yıpratmaya çalışma çabaları da
şeytanın kontrolü altında aynı şekilde sürmektedir.
Ataların
Dini
İslam dinini
öğrenmek için en temel kaynak Kuran'dır. Bu yüzden Şeytan da bazı insanları
Kuran'dan uzak tutarak, atalardan gelen, gelenek ve hurafelerle dolu batıl bir
dine yöneltir.
Şeytanın bu tuzağına
düşen kimseler Allah'ın vahyine değil, yüzyıllar boyu birbirine eklenerek
gelmiş hurafelere uyarlar. En önemlisi de bu insanların, batıl dinlerine
tutkuyla bağlı olmalarıdır. Şeytan şuurlarını o kadar kapamıştır ki, Allah'ın
indirdiği hak dine davet edildiklerinde tutumlarını ısrarla sürdürürler:
Onlara;
"Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "hayır,
biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları
çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman
Suresi, 21)
Örneğin günümüz cahiliye toplumunun, gelenekler ve hurafelerle dolu
dininde, kadın ikinci sınıf bir varlık olarak bilinir. Bu kimseler erkeğin
üstünlüğünü savunup, kadına değer vermezler. Oysa Kuran'da cinsiyete dayanan
bir üstünlük sıralaması yoktur. Kuran'da en üstün kimselerin takvaca en ileri
kimseler oldukları bildirilmiştir. Bu durum, belirli çevrelerin İslam adı
altında, atalarından gelen gelenekleri yaşadıklarının en açık delillerindendir.
Ataların dinine uyan
kimseler uzlaşmaz ve inatçıdırlar. Yapılacak hiçbir açıklama, atalarından
gördükleri geleneksel dini kendilerine bıraktırmaz. Çünkü Kuran'ın bildirdiğine
göre bu kimselerin "akıl erdirebilmek" gibi bir yetenekleri yoktur:
Ne zaman onlara:
"Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz,
atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya
atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?
İnkar edenlerin
örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin
anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar,
sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara
Suresi, 170-171)
5-Şeytan'ın
Fırkası: Münafıklar
Münafık
kelimesi, nifak, fitne çıkaran anlamına gelir. Münafıklar, mümin olmadıkları
halde, müminlerin güç ve imkanlarından yararlanmak amacıyla kendilerini mümin göstermeye
ve mümin topluluğu içinde barınmaya çalışan kimselerdir.
Kalplerinde hastalık
bulunan bu kimseler umduklarını bulamayınca ya da müminlerin başına bir sıkıntı
ya da zorluk geldiğinde, hemen onlardan ayrılır ve gerçek yüzlerini
gösterirler. Müminlerden ayrıldıktan sonra, ya da ayrılırken, müminlere zarar
vermeye, onlar arasındaki birliği bozmaya gayret ederler. Dahası bu amaçlarını
gerçekleştirmek için inkarcılarla işbirliği yaparlar.
Kuran'ın birçok
ayetinde münafıkların karakterleri ve davranış biçimleri ayrıntılı bir şekilde
ele alınır ve müminler bu kimselere karşı uyarılırlar. Bu ayetlerde üzerinde
durulan noktalardan biri de, şeytanla münafıklar arasındaki yakınlıktır. Bu
yüzden şeytanın birçok özelliği -esrarengiz mantığı dahil- münafıklar üzerinde
tecelli eder. Bir ayette münafıkların şeytan tarafından tamamen
kuşatıldıklarından ve onun fırkası haline geldiklerinden bahsedilir:
Şeytan onları
sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte
onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana
uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)
İşte bu yüzden,
şeytanın karakteri incelendiğinde münafıkların birçok özelliği görülür.
Münafıklar, şeytan gibi tutarsız ve çelişkili ifadeler kullanır, anormal
davranışlarda bulunurlar. Aralarındaki en önemli benzerlik üstünlük
kompleksidir. Bilindiği gibi şeytan da, Hz. Adem'e secde etmeyi "kendini
üstün görme" hastalığı yüzünden reddeder. Şeytanın bu küstahlığı Sad
Suresi'nde şöyle bildirilir:
Meleklerin hepsi
topluca secde etti; yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
(Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten
alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?" Dedi
ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise
çamurdan yarattın." (Sad Suresi, 73-76)
Bu kibir başka
ayetlerde de vurgulanır. Örneğin şeytanın Hz. Adem'e secde etmeyi kendisine
yakıştıramadığı, "Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder
miyim..." (İsra Suresi, 61) ifadesinden
anlaşılır. Bir başka ayette geçen, "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş
bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim..." (Hicr
Suresi, 33) ifadesi, şeytanın kibirini daha açık gösterir.
Ancak burada çok
önemli bir ayrıntı vardır ki, şeytanın esrarengiz mantığı bunun altında yatar.
Ayetlerdeki ifadelere dikkat edilirse, şeytan Allah'ın varlığından ve O'nun
kendisinin yaratıcısı olduğundan emindir. Allah'tan korkar ancak kibri yüzünden
O'na itaat etmez.
Daha önce de
belirtildiği gibi, bütün bu bilgisine rağmen, büyüklük hırsı yapması, basit bir
fiziksel fark yüzünden kendisini insandan üstün görmesi, insana verilen makamı
kıskanması, bu hırsla ona secde etmek istememesi ve böylece Allah'ın emrine
karşı gelmesi onu yaratılmışların en kötüsü durumuna sokar.
Bu son derece saçma,
küstah ve nankör bir mantıktır. İşte bu mantık münafıklar üzerinde de çok
belirgin bir şekilde görülür. Tıpkı şeytan gibi münafıklar da kendilerini
"üstün", "farklı" ve "seçkin" görürler. Örneğin
Bakara Suresi'nin 13. ayetinde bildirilen münafıklar, diğer insanların iman
ettiği gibi iman etmeye çağırıldıklarında, samimi müminleri "düşük
akıllı" olarak nitelendirip, onlarla aynı konumda olmayı reddetmişlerdir.
Bu konu ile ilgili ayet şöyledir:
Ve (yine)
kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin"
denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?"
derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler.
(Bakara Suresi, 13)
Münafıklar iman etmedikleri
için vicdanlarını bu şekilde rahatlatmaya çalışırlar. Kendilerinin üstün
olduğu, müminlerin aşağı olduğunu öne sürerek ve buna kendilerini inandırarak,
aslında müminlerin uydukları yola tabi olmayı reddederler. İnsanları
"düşük akıllı" olarak nitelendirmelerinin esas nedeni amaçlarının;
"insanların iman ettiği gibi iman" etmemek, yani elçiye teslim
olmamak olmasıdır.
Oysa dünyada da
ahirette de üstünlük Allah'a, Resulüne ve müminlere aittir. Kuran'da "...
izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resulü'nün ve mü'minlerindir.
Ancak münafıklar bilmiyorlar" (Münafikun Suresi,
8) ayetiyle bu gerçek haber verilir.
Resule
Karşı Gelmek
Allah'ın elçisine
itaat, Kuran'ın en temel hükümlerinden biridir. Münafıkların en sapkın özellikleri
bu hükmü çiğnemeleri, Allah'ın elçisine isyan etmeleridir. Çünkü elçiye isyan,
Allah'a isyan demektir.
İblis de, Hz. Adem'e
secde etmeyi-onun üstünlüğünü kabul etmeyi-reddederek Allah'a karşı gelmiştir.
Münafıklar da şeytan da, Allah'ın itaat etmelerini istediği bir başka varlığa
tabi olmayı reddettikleri için, Allah tarafından cezalandırılırlar.
Münafıklar elçiye
itaat etmenin aslında Allah'a itaat etmek olduğunu (Nisa Suresi, 80),
kavrayamazlar. İçlerindeki kıskançlık, onların bir başka insana tabi olmalarını
engeller. Oysa elçiye itaat, Kuran'da en çok üzerinde durulan hükümlerden
biridir. Çünkü elçi, Allah'ın kendi dinini tebliğ etmesi için özel olarak
seçtiği bir insandır. Diğer insanların üzerinde olan sorumluluk, ona kayıtsız
şartsız itaattir. Allah bu konuda şu hükmü vermiştir:
Biz elçilerden hiç
kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle
göndermedik. (Nisa Suresi, 64)
Hatta elçinin
verdiği hükme karşı içinde sıkıntı duyanların bile iman etmiş sayılmayacakları
bir sonraki ayette belirtilir:
Hayır öyle değil;
Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin
verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle
teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa Suresi, 65)
Şeytan ve
münafıkların Allah'ın emrine isyanlarında bir benzerlik olduğuna değindik. Aynı
şekilde, samimi müminlerle, melekler arasında da bir benzerlik mevcuttur. Çünkü
melekler Hz. Adem'e secde emrini aldıklarında, hiçbir sorgulamada ve üstünlük
iddiasında bulunmadan, tam bir teslimiyetle secde etmişlerdir. Şeytanın
isyanına karşı meleklerin bu itaatleri Kuran'da şöyle geçer:
Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi)
secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.
(Bakara Suresi, 34)
Benzer şekilde
gerçek müminler, Allah'ın elçisine hiç tereddüt etmeden tam bir teslimiyetle
itaat ederler. Mümin kimselerin bu konudaki sözleri Bakara Suresi'nde şöyle
aktarılmıştır:
"O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz.
İşittik ve itaat ettik." (Bakara Suresi, 285)
Esrarengiz
İsyan
Şeytanın isyanında
çok esrarengiz bir durumun söz konusu olduğu daha önceki sayfalarda
incelenmişti. Allah'ın varlığını ve gücünü bilip, bütün bu ilme rağmen O'na
isyan etmek, daha önce de belirtildiği gibi son derece akıl dışı bir tavırdır.
Ancak esrarengizlik
yalnızca şeytana özgü değildir. Şeytanın fırkası münafıklar da tıpkı şeytan
gibi esrarengiz hareketlerde bulunurlar. Şeytanın bile bile
isyan etmesi, Allah'ın emrini sorgulamaya kalkması, bağışlanma dilememesi,
yaptığının suç olduğunu bildiği halde günahında ısrarcı olması, Allah
tarafından haksızlığa uğratıldığını düşünmesi, kendisini haklı görmesi,
başkalarını da kendi durumuna düşürmeye kalkışması... Münafıklar işte bütün bu
sapıklıklarda şeytanın adımlarını izlerler:
Şeytanın durumu
gibi; çünkü insana "İnkar et" dedi, inkar edince de: "Gerçek şu
ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan
korkarım" dedi. (Haşr Suresi, 16)
Münafıklar da tıpkı
şeytan gibi bilgi sahibidirler. Şeytan Allah'la bizzat konuşmuştur. O'nun
gücünü, cenneti ve cehennemi bilir. Münafıklar da tıpkı şeytan gibi, Allah'tan,
O'nun varlığından, kitabından, hükümlerinden, hatta elçisinden haberdardırlar.
Kuran'ı ezbere bilen münafıklar bile olabilir. Ancak münafıklar da, şeytan da,
önemli bir ilme sahip oldukları halde Allah'ın emrine karşı geldikleri için
yaratılmışların en kötüleri durumuna düşerler. Sahip oldukları bilgi, onları bu
cezadan kurtarmaz. Aksine bu bilgilere sahip olduktan sonra saptıkları için
çekecekleri azap daha fazla artar.
Münafıkların bir
başka esrarengiz sapıklıkları ise, Allah'ı ve elçiyi tanıdıktan sonra, onları
aldatıcılıkla suçlamalarıdır. Ahzap Suresi'nde bildirilen münafıklar, düşman
birlikleriyle karşılaştıkları zaman böylesine sapkın bir harekette bulunurlar.
Unutulmaması gereken, bu kişilerin normal şartlarda, müminler gibi
davrandıkları, görünüşte diğer müminlerle beraber elçiye itaat ettikleri,
nefislerini zora sokacak bir ortam bulunmadığında kalplerindeki hastalığı
gizleyebildikleridir. Ancak sıcak savaş zamanında içlerindeki pisliğin nasıl
dışa vurduğu ayette bildirilmiştir:
Hani, münafık
olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: " Allah ve Resulü, bize boş
bir aldanıştan başka bir şey vaadetmedi"
diyorlardı. (Ahzab Suresi, 12)
Şeytanın Allah'ın
varlığını bildiği halde isyan etmesindeki esrar, münafıkların başka
hareketlerinde de görülür. Örneğin Allah'ın elçisini kabul etmenin yanı sıra,
Allah'ın elçisine vahiy indirdiğine şahit olan münafıklar da vardır. Bu
münafıklar vahyin doğruluğundan da emindirler. Hatta vahyin doğruluğundan o
kadar emindirler ki, kalplerinde bulunan hastalığın elçiye yine vahiy yoluyla
haber verilmesinden çekinirler:
Münafıklar, kalblerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin
aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: "Alay edin. Şüphesiz,
Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır." (Tevbe Suresi, 64)
Münafıkların akıl
hastalıklarına bir başka örnek Maide Suresi'nde verilir. Hz. Musa'nın
kavmindeki münafıklar, savaş emri aldıklarında Hz. Musa'ya, "sen ve Rabbin
git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız" (Maide Suresi, 24) diyebilecek
kadar akıl almaz bir sapkınlık içine girmişlerdir. Bu insanlar da Rablerini ve
O'nun resulünü tanıdıkları halde O'nun hükmüne pervasızca başkaldırmışlardır.
Aynı şekilde bir başka grup münafığın da, kafirlerle cihat etmeye
çağırıldıklarında şiddetli bir korkuya kapılarak cihata
gitmekte direndiklerinden bahsedilir:
...Oysa savaş
üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi
—hatta daha da şiddetli bir korkuyla— korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz,
ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil
miydin?" dediler. (Nisa Suresi, 77)
Bu ifadelerde
Allah'ın hükümlerini sorgular nitelikte son derece saygısız ve küstah bir üslup
kullanıldığı aşikardır.
Ancak burada dikkat
edilmesi gereken, savaşa gitmek istemeyen münafıkların, Allah'ın varlığını inkar
etmedikleri, hatta bazılarının O'nun yolunda savaşmaya karşı olmadıklarıdır. Bu
insanlar kendilerini Müslüman olarak görür, normal şartlarda bundan hiçbir
kuşku duymazlar. Görünüşte bütün istekleri savaşın bir süre ertelenmesidir.
Örneğin "bu sıcakta savaşa çıkmayın" (Tevbe Suresi, 81)
derken, daha uygun koşullarda savaşmayı istiyor gibi gözükebilirler. Fakat
kendilerine göre makul gözüken bu istek, gerçekte kalplerinde gizledikleri
hastalığı ortaya döker. Ve Allah "bu sıcakta savaşa çıkmayın"
diyenlerin hükmünü "cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir"
diyerek bildirir. (Tevbe Suresi, 81)
Bu insanlar
kendilerine yandaş toplayabilirler. Ancak bahaneleriyle ne kadar çok yandaş
toplarlarsa toplasınlar, yalnızca kendileri gibi kalplerinde hastalık bulunanları
ikna edebilirler. Allah'ın elçisinin emrine karşı gelen bu grup büyük bir
fitnenin içine düşer. Çünkü elçinin emri şartlar ne olursa olsun yerine
getirilmelidir. Bu gibi insanlar savaşmak ve Allah yolunda şehit olmak gibi
samimiyet gerektiren bir ibadeti Allah izin vermeyeceği için yerine
getiremezler. Müslümanlıkları ancak sözde kalır.
Bir başka grup
münafık da Allah yolunda savaşa çıkmamak için evlerinin güvende olmadığı
mazeretini öne sürerler:
...Onlardan bir
topluluk da: "Gerçekten evlerimiz açıktır" diye Peygamberden izin
istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak
istiyorlardı. (Ahzab Suresi, 13)
Allah'a tam olarak
teslim olmuş bir insanın, Allah yolunda cihat etmekten izin istemeyeceği
açıktır. Böyle bir izni ancak Allah'a teslim olmamış, O'nun gücünü idrak
edememiş kimseler ister. Savaş emri geldiğinde gösterdikleri ağırlık,
kalplerindeki sinsi şeytanlığın açığa çıkmasıdır.
Kendilerini
Aldatırlar
Şeytanın fırkası
olan münafıkların anlaşılması imkansız hareketlerinden biri Allah'ı
aldattıklarını zannetmeleridir. Kuran münafıkların bu gafletlerini şöyle
bildirmiştir:
(Sözde) Allah'ı ve
iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve
şuurunda değiller. (Bakara Suresi, 9)
Burada oldukça
şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşmaktayız. Bir insanın kendisini yaratan Allah'ı
aldattığını zannetmesi oldukça büyük bir akılsızlıktır. Çünkü Allah "sinelerin
özünde olanı" (Fatır Suresi, 38) ve "gizlinin
gizlisini" de (Taha Suresi, 7) bilendir.
Münafıkların bu hareketleri kendi kendilerini kandırmaktan başka birşey değildir ve hiçbir açıklaması yoktur.
Münafıkların
kendilerini kandırdıkları bir başka nokta, Allah'tan değil insanlardan
korkmalarıdır. Hatta kimi münafıklar içlerindeki hastalığın Allah tarafından
bilindiğini de bilirler. Bu onlarda bir korku yaratmaz. Ancak ne gariptir ki
kendi durumlarının vahiy yoluyla Müslümanlara bildirilmesinden korkarlar. Kuran
bu durumu şöyle haber verir:
Münafıklar, kalblerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin
aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar... (Tevbe Suresi, 64)
Burada çok
esrarengiz bir yapı görülür. Münafıklar müminlerin vahiy yoluyla haberdar
edilmesinden korkmaktadırlar. Dolayısıyla hem Allah'ın varlığından hem de O'nun
elçisine vahiy indirdiğinden haberdardırlar. Bu bilgiye rağmen doğru yoldan
saparlar.
Münafıklar sık sık Allah'tan korktuklarını ifade ederler. Ancak
hareketlerinde Allah'tan korkan bir kimsenin sakınması yoktur. Bu da
münafıklarla şeytan arasındaki bir başka ortak özelliktir. Çünkü şeytan da
Allah'tan korktuğunu ifade eder. Ancak şeytan Allah'tan korktuğunu söylemesine
rağmen, insanlara isyanı telkin etmek gibi korkunç bir suç işler. Allah'tan
bağışlanma dileyeceğine, tekrar O'nun yoluna tabi olmaya çalışacağına,
insanları Allah yolundan saptırmaya çalışır. İşte münafıklarla şeytan
arasındaki önemli bir benzerlik de budur: Allah'ın gücünü bildiği, bu güçten
korktuğunu söylediği halde, Allah'tan sakınmamak, bu korkuyu davranışlara
yansıtmamak.
Bu şuursuz cesaret
münafıkları kimi zaman da Allah'a karşı yalan söyleme gafletine sürükler. Tevbe
Suresi'nde bahsi geçen münafıkların tutumları buna bir örnektir. Bu insanlar,
sözde sadaka vermek ve Allah yolunda harcama yapmak amacıyla Allah'tan mülk
isterler. Allah bu duaya icabet ettiğinde ise cimrilik ederek, Allah'a
verdikleri sözü tutmazlar.
Onlardan kimi de:
"Andolsun, eğer bize bol ihsanından verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve
salihlerden olacağız" diye Allah'a ahdetmiştir.
Onlara kendi bol ihsanından
verince ise, onunla cimrilik yaptılar ve yüz çevirdiler; onlar böyle sırt
dönenlerdir. (Tevbe Suresi, 75-76)
Bu kimseler de
Allah'ı aldattıklarını zannederler. Oysa Allah yaptıkları bu harekete karşılık,
münafıkların kalbine nifakı mahşer gününe kadar perçinleyerek en büyük cezayı
verir. Ucuz uyanıklıklar yaparak menfaat sağlamaya çalışan bu kişiler, sonsuz
hayatlarını kaybettiklerinin farkında olmayıp diğer münafıklar gibi kendi
kendilerini kandırırlar. Bu kişilerin durumları Kuran'da şöyle bildirilir:
Böylece O da,
Allah'a verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle
karşılaşacakları güne kadar, kalplerinde nifakı (sonuçta köklü bir duygu
olarak) yerleşik kıldı. (Tevbe Suresi, 77)
Tevil
Yaparlar
'Tevil' esas olarak
açıklama, yorum yapmak anlamına gelir. İkinci bir anlamı ise, kişinin yaptığı
bir hatayı nefsani nedenlerden dolayı kabullenmemesi, ve bu hatayı meşru
gösterecek geçersiz mazeretler öne sürmesidir. Biraz dikkatli düşünülürse, bu
hareketin ilk sahibinin şeytan olduğu hemen hatırlanır. Bilindiği gibi şeytan,
"kibiri yüzünden" Allah'ın Hz. Adem'e secde
etme emrine karşı gelir. Allah tarafından bizzat uyarıldığında da, saçma bir
mantık içinde yaptığı hareketi doğru göstermeye çalışır, hatasını kesinlikle
kabullenmez. Oldukça ilkel bir mantık içinde, ateşin çamurdan üstün olduğunu
öne sürerek kendisini haklı göstermeyi dener.
Şeytanın bu özelliği
münafıklarda da gözlenir. Münafıklar şaşırtıcı konuşmalar yapıp, olmadık
davranışlarda bulunurlar. Nefslerini korumak ve davranışlarını haklı göstermek
için konuşmaya başladıkları an, sanki ağızlarından şeytanın sözleri dökülür.
Kendilerini koruma
ve temize çıkarma çabalarında açıkça gözlenebilen bir hırs vardır. Bu hırsla
her türlü haramı göze alabilir, yalan söyleyebilir, iftira atabilirler. Söz
konusu durumla ilgisi olmayan, alakasız ve manasız açıklamaları arka arkaya
yaparlar.
Tevil yapan
kişilerin yüzlerinden ve ifade bozukluklarından, şuurlarının kapalı olduğu
belli olur. Sığ ve basit mantıklar kurarak kendilerini haklı göstermeye
çalışırlar. Fakat bu açıklamaların ne başı ne de sonu, hiçbir anlam taşımaz. Bu
çırpınışlar samimi müminler tarafından Allah'ın izniyle teşhis edilir.
Birçok ayette
münafıkların bu samimiyetsiz açıklamaları belirtilmiştir. Örneğin savaştan
kaçmak için evlerinin açıkta olduğunu öne süren münafıklar (Ahzab Suresi, 13),
havanın sıcaklığını bahane eden münafıklar (Tevbe Suresi, 81), savaşın bir süre daha
ertelenmesini isteyen (Nisa Suresi, 77), "güç yetirebilseydik muhakkak
seninle birlikte (savaşa) çıkardık" diyen münafıklar (Tevbe Suresi, 42)
bunlardan bazılarıdır. Ancak mazeretleri her ne olursa olsun, Allah yolunda
mücadeleden her hangi bir bahane göstererek kaçanlar, gerçekte kalplerinde iman
bulunmayan kimselerdir. Allah bunu ayetinde şöyle bildirir:
Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler.
Allah takva sahiplerini bilendir.
Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya
kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. (Tevbe Suresi, 44-45)
Söz konusu durum,
münafıkların "derin bir kavrayışa sahip olmamalarının" bir başka
göstergesidir. Çünkü tevil yapan bir insan, türlü oyunlarla kendisini haklı
gösterse bile ancak diğer insanları kandırabilir. "Sinelerin özünde
olanı bilen" (Maide Suresi, 7) Allah'ı ise asla kandıramazlar. Allah
bu konuda şu hükmü verir:
Kendilerini övgüyle
temize çıkaranları görmedin mi? Hayır Allah dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar
bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa
Suresi, 49)
Haksızlığa
Uğratıldıklarını Düşünürler
Şeytanın Hz. Adem'e
secde etmeyi reddetmesinin sebebi hakkının yendiğini düşünmesidir. Münafıklar
da şeytanla aynı iddiayı taşırlar. Kendisini yaratan ve hidayet veren Allah'a
ve hidayetine vesile olan elçiye karşı böyle bir tavır takınmak, son derece
nankör bir harekettir. Bu durum Nur Suresi'nde şöyle bildirilmiştir:
Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa
Allah'ın ve elçisinin kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkuyorlar?
Hayır, onlar zalim kimselerdir. (Nur Suresi, 50)
Fiziksel
Tahribata Uğrarlar
Şeytan münafıklar
üzerinde ciddi bir fiziksel tahribat yapar. Dengesiz bir ruha sahip
olduklarından çok çabuk yıpranır, gerçek yaşlarından on-onbeş
yaş daha yaşlı gözükürler. Bakışlardaki bozukluk onlara bir tür akıl hastası
görünümü verir.
Yoğun heyecan,
korku, gerilim ve huzursuzluktan yüz ve bedende istemsiz kasılmalar meydana gelir.
Sık sık gözler küçülür, ağız kurur, yanak ve dudaklar
kontrolsüz titrer. Tikler oluşmaya başlar. Hızlı doku yıpranması bir süre sonra
cilde çürümüş görüntüsü verir. Şeytanın verdiği ruh hali ve olumsuz telkinlerle
vücut direnci zayıflar. Yorgun, bitkin, halsiz bir vücut ortaya çıkar. Yüzleri
sağlıksız, beyaz veya sarıdır. Bazen neşesiz ve asık suratlı, bazen deli gibi
uçarı, kontrolsüz olurlar.
Yüz ifadeleride farklı farklıdır. Kiminin yüzünde kurnaz bir
gülümseme, kiminde nevrotik bir ifade olur. Hepsi
birbirinden itici ve sevimsizdir. Fiziksel tahribata ifade bozuklukları da
eklendiğinde bu kişiler kolayca tanınırlar. Kuran'da bu duruma şöyle işaret
edilir:
Eğer biz dilersek,
sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun,
sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.
(Muhammed Suresi, 30)
Kendilerini
Doğru Yolda Görürler
Her türlü sapkın
fikir, kuşku, ve çelişkili mantıkların yanısıra
münafıkların öyle bir özellikleri vardır ki, bu oldukça ilginç bir durum teşkil
eder. Münafıklar kendilerini doğru yolda görür ve hidayete ermiş sayarlar.
Ayetlerde
münafıkların niçin kendilerini doğru yolda gördükleri bildirilmiştir. Münafıklar
aslında şeytan tarafından çepeçevre kuşatılmış, şeytanın dostları haline
gelmişlerdir. Şeytana bir dost kadar yakın olan kimse ise, elbette onun
telkinleri altında hareket eder. Bu telkin münafıkları doğru yolda olduklarına
inandıracak kadar güçlüdür. Allah bunu Kuran'da şöyle bildirir:
Kim Rahman'ın
zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun "üzerini kabukla
bağlattırırız"; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Gerçekten bunlar (bu
şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten
hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf Suresi, 36-37)
Kimine hidayet
verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar,
Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda
saymaktadırlar. (Araf Suresi, 30)
Bu ayetlerden
anlaşıldığı üzere hiçbir münafık, yaptığının bir hata olduğunu kabullenmez.
Aksine Allah ve din adına haraket ettiğini iddia
eder, hatta bu uğurda Allah adına yemin eder. İçinde olduğu durumun genellikle
farkında değildir. Şuuru o kadar kapalıdır ki, kıyamet günü cehenneme sokulmak
üzere diriltildiğinde, Allah'a bile yemin ederek kendini savunma küstahlığını
gösterir:
Onların tümünü
Allah'ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O'na da yemin
edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat
edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir. (Mücadele Suresi,
18)
Münafıklar, şeytanın
kendilerini Allah adına kandırdığının farkında değildirler. Bu gerçeği ancak
ahirette anlayacaklardır. Mahşer günü müminler ile münafıklar arasında geçen
bir konuşma Kuran'da şöyle aktarılır:
O gün, münafık
erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize
bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım." Onlara:
"Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın" denilir.
Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış
yanında o yönden azap vardır.
(Münafıklar) Onlara
seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki:
"Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve
yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara
kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan
ölüm) geliverdi; ve o aldaltıcı da sizi Allah ile
aldatmış oldu." (Hadid Suresi, 13-14)
6-Şeytan'ın Gücü Zayıftır
Şeytan
hakkında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır. Şeytan Allah'tan
müstakil bir güç değildir. Allah tarafından yaratılmıştır ve O'nun
kontrolündedir. Düşmanlığı insana karşıdır.
Şeytanın Allah'tan
bağımsız bir güç olduğunu düşünenler yanılırlar. Bu kimseler şeytanın Allah'a
karşı bir mücadelesi olduğunu zannederler. Oysa şeytanın insanlara Allah'ın
dinini yaşatmak istememesinin nedeni, bunun insanları yıkıma uğratmak için tek yol
olduğunu bilmesidir. Yoksa şeytanın Allah'a karşı bir düşmanlığı söz konusu
olamaz. Sonuç olarak o da Allah'ın yarattığı bir kuldur ve O'nun izniyle
faaliyetini sürdürmektedir. Kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek
üzere o da saptırdığı insanlarla beraber cehenneme atılacaktır.
Andolsun, senden ve
içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım. (Sad
Suresi, 85)
Unutulmaması
gereken, şeytanın müminler üzerinde bir gücü olmadığıdır. Şeytanın gücü
yalnızca Allah'ın tespit ettiği, daha doğrusu cehennem için özel olarak
yarattığı insanlar üzerinde geçerlidir.
Şeytan Allah'ın
mümin olarak yarattığı bir kulu saptıramaz. Sadece, müminin dünya hayatındaki
imtihanı gereği bazı küçük hatalar yapmasına vesile olabilir. Şeytanın saptırma
etkisi yalnızca kalbinde hastalık bulunan kimseler üzerindedir. Bu gerçek
Kuran'da şöyle bildirilir:
Gerçek şu ki, iman
edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir
zorlayıcı-gücü yoktur.
Onun zorlayıcı-gücü
ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir.
(Nahl Suresi, 99-100)
Bir başka ayette
müminlerin şeytan tarafından saptırılamayacakları şöyle bildirilmiştir.
"Benim
kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur."
Vekil olarak Rabbin yeter. (İsra Suresi, 65)
Şeytan da Allah
tarafından yaratılmış bir varlık olduğuna göre, herşeyde
olduğu gibi onun yaratılışında da sonsuz hikmet vardır.
Örneğin, şeytanla
beraber büyük bir insan topluluğunun cehenneme sürüklenmesi, kıyamet günü
müminlerin Allah'a şükürlerini, cennete karşı duyacakları sevinci artıracak bir
unsurdur.
Şeytan aynı zamanda
mümin topluluğun içinde gizlenen münafıkların ortaya çıkmasını sağlar. Bu
hastalıklı kimseleri etkisi altına alarak, müminler aleyhine faaliyette
bulundurur. Böylece münafıklar mümin topluluğu içinde gizlenemeyerek kendi
kendilerini deşifre etmiş olurlar. Müminler de içlerinde barınmaya çalışan bu
pislik grubunu kolaylıkla teşhis ederler. Dahası şeytanın faaliyetlerinin ve
münafıklar üzerindeki etkisinin farkına varan müminlerin —Kuran 'da geçen bir
ayetin tecellisini gördükleri için— imanları ve Allah'a yakınlıkları artar:
Şeytanın (bu tür)
katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü)
duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir.
Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.
(Bir de) Kendilerine
ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek
olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin
bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.
(Hac Suresi, 53-54)
Bu mümin topluluğun
içinde bir tür temizlik anlamına gelir. Zaten Allah'ın şeytana süre tanımasının
hikmetlerinden biri budur. Allah bu durumu Kuran'da şöyle açıklar:
Andolsun, İblis,
kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup
dışında, ona uymuş oldular.
Oysa onun, kendilerine
karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak Biz ahirete iman edeni, ondan kuşku
içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı
verdik). Senin Rabbin, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)
Cahiliye toplumu tarafından
bilinmeyen bir başka nokta ise şeytanın yaptırım gücünün olmadığıdır. O
yalnızca insanı davet eder. Eğer insanın kalbinde bir hastalık varsa bu çağrıya
uyar. Yoksa şeytanın insanlar üzerinde zor kullanabilecek bir gücü yoktur.
Kendisine uyanların hatta tapanların hepsinin aslında ne kadar büyük bir gaflet
içinde olduklarını bilir. Şeytanın kıyamet günü kendisine uyanlara yapacağı
itiraf ayette şöyle geçer:
İş hükme
bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaadetti, ben de size vaadde
bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm
yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni
kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak
değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu
daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir
azap vardır." (İbrahim Suresi, 22)
...
Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen,
her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. (Bakara Suresi, 32)